Sıkıyönetim Kanunu Nedir? Tutuklular ve Olağanüstü Halin Mantığı

Sıkıyönetim Kanunu Nedir?

Tutuklular ve Olağanüstü Halin Mantığı

Mark Neocleous

 

 

“Tutuklunun sosyal statüsünü bir köpeğinkine indirmek için otur, gel ve havla gibi dersler vererek başlandı. Tutuklu çok tedirgin oldu.”

Guantánamo gardiyanın günlüğü, 20 Aralık 2002  

Tutukluk hali nedir? Terim, devletin sorgusuz sualsiz sayısız insanı gözaltına aldığı Dünya Ticaret Merkezine yönelik saldırıların ardından ortaya çıkan otoriterciliğin bir sonucu olarak yeni bir tanıma kavuştu. “Tutuklu” etiketi bu insanları hem hükümlü hem de “savaş esiri” statüsünden ayırmaya yarar ve serbest bırakılmaları ya da kendilerine yönelik muameleyi eleştirilmeleri için yasal manipülatif girişimlerin esası olmuştur. Bu tutukluların asıl meselesi, tutuklananların birçoğunun işkence gördüğü ve neredeyse hepsinin insanlık dışı muameleye tabi tutulduğu açık gerçeğini bir yana bırakırsak, liberal demokrasinin temel taşları sayılanlardan biriyle, mahkemeye çıkarılma hakkıyla ilişkili olmasıdır. Sorgusuz sualsiz gözaltına alınan tutuklu figürü, bu temel özgürlük hakkına ve bununla ilintili her türlü tutukluluk biçiminin hukukun üstünlüğüne riayet etmesi gerektiği inancına açıkça hakarettir. Tutukluluk hali, devletin temel insan hakları normlarını kaçınılmaz olarak geçersiz kılmasını gerektirir. Tutukluluk hali bu anlamda, liberal demokrasinin kendisini konumlandırmak istediği kanun türü (genellikle “totaliter” yönetim ya da “polis devleti” biçimleri) açısından kesinlikle esastır. “Tutuklu” kelimesi bize Fransızca détenus’dan gelir ve asıl dayanak noktası on sekizinci yüzyıl Fransız “polis devleti”dir. Özellikle, daha geniş olarak “teröre karşı savaş” bağlamında düşünüldüğünde, tutukluluk hali aynı zamanda yönetim biçimini kontrol etmenin bir aracı olarak orduyu kullanan rejimleri andırır. Semptomatik bir şekilde tutuklular ordu tarafından kontrol edilen uzamlarda, kamplarda ya da hapishanelerde tutulur. Tutuklu, bir başka deyişle sıkıyönetim kanunun sembolik bir figürüdür.

 O halde “tutukluluk hali nedir?” sorusu bir başka soruyu göz ardı eder: “Sıkıyönetim kanunu nedir?” Daha önemlisi, şimdi bu kadar çok insan, bir sıkıyönetim kanunu ilanı olmadan kendilerini gözaltına alan bu egemen kendilikler tarafından nasıl “tutuklu” olarak alıkonulabilmektedir? Gerçekten de bir yönetim biçimi olarak sıkıyönetim kanunu nedir? Bu noktada sıkıyönetim kanunun eleştirel soykütük tarihi yoluyla kanunun çağdaş mantığına uzanıyorum. Bu mantık ve soykütük, çağdaş kapitalist devletlerdeki kanunun doğası hakkında ilginç şeyler ortaya koyar. Bu kanunun, sıkıyönetim kanunun liberal demokrasilere uygun bir biçime dönüşümü içerdiğini varsayıyorum. İzini sürdüğüm şey kısmen sıkıyönetim kanunun liberalleşmesidir. Bu liberalleşme, liberal terimlerle daha kolay bir şekilde savunulan bir formda, sıkıyönetim kanunun uygulanacağı en önemli pratiklere olanak veren yeni kavramların (olağanüstü hal kuvvetleri ve milli güvenlik) oluşumuyla ortaya çıkmıştır. Sıkıyönetim kanunun tarihini yeni liberal otoriterciliğe bağlayan bu iki fikrin örtüşen bazı tema ve varsayımlarını birbirine bağlıyorum. Bu tür bağlar kurmanın arkasında yatan politik maksat güvenliğin eleştirisini daha ileri götürmektir. Bu, böyle bir eleştiri geliştirmekten ziyade, güvenlik konusundaki çoğu güncel tartışmanın liberal zeminini kabullenmeye meyilli sol açısından ivedi politik bir görevdir. “Hukukun üstün kılınması” amacıyla liberal taleplerin vurgulanması ya da özgürlük ve güvenlik arasında daha iyi bir “denge” ortaya konması çok daha fazlasının yapılmasını imkansız kılmıştır.[1]       

Askeri Hukuktan Sıkıyönetim Kanuna

1830’lara kadar sıkıyönetim kanunu, askeri alandaki silahlı kuvvetleri yönetme usulleri, askeri hukukla eşitleniyordu. Terimin asıl anlamı bu yüzden kraliyet askeri ve yabancı düşmanlar üzerindeki yargı yetkisini kastediyordu. Örneğin 1628 Haklar Bildirisi, sıkıyönetim yasasını yalnızca askerlere uygulanabilir hale getirerek monarşik güçlerin suiistimalini sınırlamaya çalışmış ve bu nedenle Kraliyetin barış zamanı boyunca ülkede askeri hukuku uygulamaya hiçbir yetkisi olmadığını ileri sürmüştür. Aynı şekilde 1689 İsyan Hareketi, askerlerin sıkıyönetim mahkemeleri tarafından davalarının görülmesi ve cezalandırılmalarına imkan tanıdı ve kralın barış ve savaş sırasında ordunun idaresi amacıyla “sıkıyönetim ilan etmesine” olanak verdi. Hiç kimse sivillerin giderek bu kanuna tabi olacağını aklına getirmedi. Bu kanun on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılda aynen kaldı.

Bununla birlikte on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında kavram, yavaş yavaş yeni bir anlam kazandı. Yeni anlamın gerisindeki başlıca unsur, işgal edilen toprakların idaresinde giderek sıkıyönetim kanunun uygulanmasıydı. Britanya devletinin düzeni sağlamak için zaman zaman İsyan Kanunu yoluyla işin içinden çıktığı her toprak parçasında sıkıyönetim kanunu, giderek standart politik deneyim yeri olan sömürgelerde (1805 ve 1816’da Barbados, 1823’de Demerara; 1831-32 ve 1865’de Jamaika; 1837-38’de Kanada, 1817 ve 1848’de Seylan Adası; 1848-49’da Kefalonya; 1834-35, 1849-51 ve 1852’de Ümit Burnu; 1863’de Vincent Adası ve her fırsatta İrlanda’da[2]) uygulanmaya başladı. Bu tür ilanlar arttıkça, sıkıyönetim kanunun bir tür hukukun askıya alınmasını içerdiği açıklık kazandı. 1838 Kanada Olağanüstü Halinin ilan edilmesinden sonraki hukuki bir mütalaada Kraliyet hukuk danışmanları, “Lort Hale tarafından ortaya konan sıkıyönetim kanunun doğrusu bir kanun olarak kabul edilmesinden ziyade müsamaha gösterilen bir şey olduğu” yorumunu yapıyordu.[3] Nisan 1851’de Seylan Adasındaki isyanın bastırılmasıyla ilgili Avam Kamarasındaki hararetli bir tartışmada, Wellington ve Earl Grey dükü, sıkıyönetim kanunu orduyu kumanda eden generalin istencinden ne fazla ne de eksik olduğu için, sıkıyönetim kanunun aslında yasa anlamına gelmediğinde hem fikirdi.[4] Bu tür iddialar, zamanın anayasal otoritelerinin kriz zamanlarında anayasal normların terk edilebileceğini tartışmaya başlamasıyla hiç kuşkusuz destek gördü. Yaygın bir okuyucu kitlesi olan Henry Halam Constitutional History of England eserinde şu yorumda bulunuyordu:

Herkesin korunmasının azınlığın yasal haklarının feda edilmesini gerektirdiği, gerçekten de acil tehlike anları olabilir; anayasal biçimlerin geçici olarak terk edilmesini mazur göstermenin yanı sıra bunu gerektiren koşullar olabilir. Fiili bir isyan sırasında sıkıyönetim ilan etmek ya da sivil yargı yetkisinin askıya alınması bütün hükümetler açısından olağandır.[5]  

Başka bir deyişle sıkıyönetim kanunun ordunun yanı sıra düzeni korumak üzere ordu için kullanımında da uygulanabilir olması ve bazı temel özgürlüklerin askıya alınması fikri yaygınlık kazanıyordu.

Bunun bir benzeri, 1841’de devletin yazılı bir anayasayı benimsemesi için militan Rhode Island’lıların can alıcı tartışmasının etkilediği ABD bağlamında bulunabilir. Rhode Island’lıların halk egemenliği arzusu, bir anayasa tasarlayarak, bu anayasayı onaylamaya sunup daha sonra bunu ilan ederek halkın seçtiği bir sözleşmede birleşmelerine neden oldu. Otoritelerin buna yanıtı sıkıyönetim ilan etmek ve devlet milislerini seferber etmek oldu. Hiçbir haklı neden gösterilmeksizin yüzlerce insan tutuklandı ve net bir suç isnadı olmaksızın hapsedildi. Birçok Rhode Island sakini, ordu Amerikan tarihinde daha önce görülmemiş bir biçimde kullanıldığı için bunun fiili yasaya tabiiyet testini kesinlikle desteklemeyeceğine inanıyordu ve bu yüzden 1843’ün sonu 1844’ün başında iki dava açtılar. Davalardan birisi özellikle sivil otoritenin yerini ordunun almasının meşruluğuna ve yargı sürecinin kasıtlı askıya alınmasına odaklandı. Seyyar Mahkeme üstünkörü oturumlardan sonra davalara son verdi, ancak söz konusu mesele o kadar önemli sayıldı ki 1849’da Anayasa Mahkemesine götürüldü.

Müdahale yıllarında sıkıyönetim kanunun tanımıyla ilgili bir tartışma çıktı. 1846’da sıkıyönetimi askeri hukuktan ayırmaya çalışan ve olağanüstü hal koşullarında sivil kurumlar kapanıp bastırıldığında tek savunma aracı olarak anayasanın aslında sıkıyönetim kanuna müsaade ettiğini ileri süren William C. Dehart’ın Observations on Military Law ve John Paul Jones’un Treatise on American Military Laws isimli iki kitabı yayınlandı. Bu arada 1846’daki savaş, şu anda sözümona Amerikan kurumlarına yabancı ve görünüşte öz-yönetimden aciz epeyce “yabancı” bir nüfusu barındıran sendikanın büyüklüğünü neredeyse iki misli arttırdı. İster istemez şu soru gündeme geldi: Sıkıyönetim kanunu bu tür bir durumda ve böyle bir halka yakışık alır mıydı? Rhode Island davası 1849’da kararlaştırılana kadar, Yargıç Joseph Story 1842’deki durumun “son derece ivedi olduğunu ve Rhode Island yasama organının en olağanüstü kaçınılmaz direniş araçlarına karar verdiğini ve bu nedenle sıkıyönetim ilan ettiğini” iddia edebiliyordu. Joseph Story “Sıkıyönetim kanunun, orduya acele yetki verme maksadıyla genel hukukun askıya alınması olduğunu” öne sürmeye devam ediyordu. Dahası mahkeme, isyanın “bir savaş durumu” yarattığını ileri sürüyordu ve Yargıç Taney’e göre, “bir devlet silahlı bir ayaklanmayı bastırmak için kendi askeri gücünü kullanabilirdi.” Mahkeme ayrıca devletin kendisinin böyle bir kararda nihai söz sahibi olduğunu ileri sürüyordu. Mahkeme bu yüzden, bu tür hükümet eylemlerinin bir mahkemede sorgulanmaması gerektiğini ekleyerek, sıkıyönetim ilanının Rhode Island ayaklanmasını bastırmak için münasip olduğuna karar verdi.[6] Bu hüküm –Luther’in ilk olarak evinde aramaya ve tutuklanmaya karşı çıktığı Luther-Burden davasından sonraki Luther hükmü- 1830’ların başından beri gerçekleşen bir süreci doğrulayarak, Amerika’da sıkıyönetim kanuna ilişkin anlayışı değiştirdi: Sıkıyönetim kanunu artık bir tür olağanüstü hal krizini meydana getirdiği düşünülen durumlarla ilgili ayrıcalıklı hükümet güçlerinin oluşturulmasını ima ediyordu. İsyanlar bir savaş biçimi meydana getirdikleri için, sıkıyönetim kanunun uygun hale geldiği temel özgürlüklerin askıya alınabildiği bir tür krizi biçimlendirmeleri gerekir. Bu sav o zamanlar ulusal düzeyde kolayca uygulanabilirdi. Neticede Lincoln yönetimi ve yirminci yüzyıl boyunca sıkıyönetim kanunun Luther hükmü içerisinde uygulamaya konduğu görülür.

O halde on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan sıkıyönetim kanunun mantığı ve odak noktasıyla ilgili muazzam bir tarihsel dönüşüme, devlete “kamu güvenliği ve düzenin” tehlikede olduğunun düşünüldüğü durumlarda özel, anayasal olarak saptanmış güçleri kullanma hakkı tanıyan bir dönüşüme tanık oluyoruz. Bu dönüşümün bir benzeri, medeni hukukun içerisindeki “örfi idare” anlayışında oldu. Örfi idare kendi emsali olarak hem Roma diktatörlüğünü hem de kuşatılmış bir kalenin komutanına verilmiş mutlak yetkili güçlerin tarihini seçti. Ancak on dokuzuncu yüzyıl boyunca kavram askeri alandan politik alana kaydı ve olağanüstü kriz dönemlerinde sivillere uygulanabilir oldu. Örneğin 1815 Ek Sözleşmesi, genel istisna halini tanımlamak için “örfi idare” terminolojisini benimserken, 1800 Fransız anayasası “devletin güvenliğinin icap ettiği” zaman ve yerlerde sivil özgürlüklerin ve hakların askıya alınmasına imkan tanıyordu. Ancak asıl değişim Paris’te 1848 Haziran ve Ekim ayları arasında örfi idarenin dayatılması ve bu tür devletleri çevreleyen meseleleri düzenlemeye çalışan 9 Ağustos 1849 tarihli yeni bir “Örfi İdare Kanunu”yla başladı. O zamana kadar hukuka içkin olan mantık, örfi idarenin sıkıyönetim kanununki gibi benzer süreçleri (yasama ve yargı organıyla karşılaştırıldığında yürütme gücündeki artış ve gözaltına alma yetkisini içeren temel özgürlükler ile hakların askıya alınması) gerektirdiği yönündeydi. Sıkıyönetim kanunun gelişimiyle birlikte “örfi idare”, giderek düşman güçlerle daha az askeri mücadelelere ve daha fazla iç karışıklık sorunlarına değinerek, yavaş yavaş askeri üsluptan politik bir üsluba kaydı.[7]

Hem sıkıyönetim kanunu hem de örfi idarenin tarihi, devlet yapısındaki ordunun düzenlenmesinden devlet adına bütün toplumsal düzenin ordu tarafından düzenlenmesine geçişin tarihidir. “Sıkıyönetim kanunu” ve bununla ilişkili “örfi idare”, askeri gücün iç yönetişim yönetmeliğinden temel özgürlük ile hakların ve hatta kısacası hukukun askıya alındığı toplum nezdinde, askeri gücün kullanımı yönünde bir rasyonalizasyona geçer. Bu birkaç kilit davayla gösterildiği gibi, on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar rahat bir şekilde yürürlükte kaldı. 1902’de Kraliçenin Hukuki Danışma Kurulu Ex Parte D.F. Marais, savaş çok yayıldığı ve olağanüstü hal koşulları çeşit çeşit olduğu için, sıkıyönetim yasasının ancak sıradan mahkemeler artık maddi olarak işlevsel olmadığında başvurulabilir olduğuna karar verdi. Law Quarterly Review’da yazan Fredrick Pollock’a göre, “sıkıyönetim kanunu, ülkede savaş olduğunda devletin korunması zorunluluğuyla yapılan eylemlerin” adı olduğunda; yargı, “sıkıyönetim kanunun askeri hukukla benzer ya da mantıksal olarak bağlantılı olduğu yönündeki temelsiz fikri canlı tutmaya” çalışıyordu.[8] ABD’de Vali Peabody 1903 ve 1904’de, ihzar emrini askıya alarak, sokağa çıkma yasağı uygulayarak ve madenci sendikasının başkanı Charles Moyer’i davası görülmeden hapsederek Colorado’da sıkıyönetim ilan etti. Moyer özgürlükten mahrum edildiğini ileri sürerek, davası görülmeden hapsedilenler için tazminat davası açtı. Moyer-Peabody (1909) davasında Anayasa Mahkemesi, valinin haklı olarak nihai hakim olduğunu ve özgürlük yönündeki her türlü bireysel hakkın anın gerekliliklerine tabi olması gerektiğini öne sürerek, kararın reddini olumladı. Mahkeme böylece 1849 Taney hükmünün büyük kısmını bağlayıcı yasaya dönüştürdü.[9]

Bu hükümlerde söz konusu olan, sıkıyönetim kanunun “barış” zamanlarında kullanılması ya da bilakis daha kapsamlı kriz, isyan ya da ayaklanma momentlerinin görev kapsamına alınması için “savaş”ın yeniden kavramsallaştırılma olasılığıydı. Eğer oluşturulan savaş türleri bunlarsa o zaman elbette sıkıyönetim kuvvetlerinin kullanımına hiçbir itiraz olamaz. Bu sorun ve temaların liberal demokrasilere evirilen devletlerde ön plana çıktığını belirtmek gerekir. Liberal demokrasiler, sıkıyönetim kanunu ya da örfi idare yoluyla, yürütme gücünü anayasal sınırlamalardan kurtararak temel özgürlükleri askıya alma araçlarını sağlayan politik bir manevra elde ettiler. Ancak egemen sınıf, giderek daha kapsamlı demokratikleşen bir yönetim bağlamında sıkıyönetim ilanlarının gitgide tahrik edici olduğunu fark etti. Bu soruna ilişkin ilk çözüm, sıkıyönetim kanunun “sınırlı” bir biçimde uygulanmasını düşünmek oldu. Bu, kamu huzur ve düzeninin korunması maksadıyla uygulamaya konan “sınırlı sıkıyönetim kanunu” fikrinin mimarı Wadsworth-Shortall (1903) davasının hükmüyle karara bağlandı. Umumi mahkemeler açık kaldı ve böylece genel olarak özgürlüğe dokunulmamış gibi göründü, ancak planlanmış maksadının başarısı açısından bütün güçleriyle birlikte sıkıyönetim kanunu yürürlükteydi.[10]

Ne var ki yirminci yüzyıl boyunca Batılı devletler daha liberal-demokratik olup işçi sınıfını sisteme giderek daha fazla dahil ettikçe, “sınırlı” bir sıkıyönetim kanunu bile biraz fazla sert, biraz fazla şiddetli, biraz fazla anti-demokratik; biraz fazla askeri gibi göründü. Bu yüzden sıkıyönetim kanunun bazı başlıca pratiklerini kullanan ancak bu yaftadan kaçınan yeni zapt etme biçimleri gerekti. Belli ki daha az şiddetli ve askeri belirtileri olmayan yeni bir dil biçimi gerekiyordu. Olağanüstü halin mantığı buradan geliyordu.

 

Sıkıyönetim Kanunundan Olağanüstü Hal Güçlerine      

1922’in sonunda Britanya Bakanlar Kurulu’nun bir toplantısında, bölünmenin ardından bölgede olağanüstü halin üstesinden gelmek üzere sıkıyönetim kanunun resmi olarak Kuzey İrlanda’da tatbik edilmesi gerektiği öne sürülüyordu. Sıkıyönetim güçlerinin aslında halihazırda uygulanmakta olduğu temelinde öneri reddedildi.[11] Peki ama bu nasıl oldu? Sıkıyönetim ilan edilmeden nasıl uygulanabiliyordu?  Bununla uğraşan Bakanlar Kurulu bölünmeden önce bütün İrlanda’da karşı karşıya kaldığı bir problemi yeniden ele alıyordu. 1916’da sıkıyönetim kanunu İrlanda için ilan edildi ve Başbakan Asquith bile resmi bildiriye rağmen Avam Kamarası’nda “sıkıyönetim kanunun İrlanda’da asla pratik ya da etkin amaçlarla uygulamaya konmadığında” ısrar ediyordu. Başbakan bilakis “İrlanda’da olup bitenin Devlet Güvenlik Yasası’yla mazur gösterilemeyecek bir faaliyet olduğunu” öne sürüyordu.[12] Başbakanın göndermesi, temel hakların çiğnenmesini gerektiren belirli koşulları destekleyen 1914 Devlet Güvenlik Yasası (DGY) hakkındaydı. Sonraki beş yıl için, DGY tarafından onaylanan “Olağanüstü hal güçleri” –her ne kadar resmi olarak böyle tanımlanmasalar da- İngiltere’nin işleyişinin tamamlayıcısı oldu. Aynı zamanda sıkıyönetim kanunu çevreleyen atmosfer ve ideoloji de dönüştürülmeye başladı. Asquith’in sıkıyönetim kanunun aslında İrlanda’da uygulanmadığı yönündeki iddiasının nedeni buydu. Bütün kamu kuruluşları fiilen aynı zamanda sıkıyönetim yasasını kınayan kararları geçirse bile, İrlanda’da sıkıyönetim kanunun ilan edilip genişletildiğini belirten zamanın askeri valisi General Sir John Maxwell tarafından bu tuhaf duruma açıklık getiriliyordu.[13]       

Maxwell bir dizi notta, sıkıyönetim kanunun tam anlamıyla herhangi bir yerde, Dublin’de bile uygulamaya konmadığını belirtiyor ve asıl meseleye, sıkıyönetim kanunu tartışmasının yalnızca kamu hoşnutsuzluklarını kışkırttığı ve meydana gelen mücadele parıltılarını alevlendirdiği tartışmasına işaret ediyordu. Üstelik böyle kışkırtıcı bir karar, sıkıyönetim kanunu pratiklerinin, İrlanda’da olduğu gibi, DGY altında kontrol edilebildiği düşünüldüğünde gereksizdi. İsyanların liderleri nihayetinde sıkıyönetim altındaki askeri mahkemeler tarafından değil, DGY altında yargılanmış ve tanzim edilmişlerdi. Başka bir deyişle, “sıkıyönetim kanunu” teriminin kışkırtıcı kullanımı ve muhtemelen onun ilanı bile olmadan sıkıyönetim kanunu etkisi yaratılabilirdi. Asquith’in Bakanlar Kurulu toplantısında yorumladığı gibi:

Bütün duruşma ve hükümler Devlet Güvenlik Yasası’nın meşru güçleri altında gerçekleştirilmiştir. “Sıkıyönetim kanunu” olarak adlandırılan şeye başvurmanın gerekli olduğu tek bir vaka yoktur ve bunun devam etmesi için uygun bir zemin de yoktur.[14]    

Bu sürecin gerçek güzelliği, sıkıyönetim kanunu resmi olarak kaldırıldığında, DGY düzenlemelerine göre yönetilmeye devam eden yetki sahasının işleyişinde fiilen hiçbir şey değişmiyordu.

DGY’nin başlangıcı ve uygulaması, Britanya’da sıkıyönetim ile olağanüstü hal güçleri doktrini arasındaki geçiş momentidir. Bunun beraberinde sıkıyönetim kanunu gibi görünen önlemler, yeni “olağanüstü güçler” mantığı altında ortaya konabilir. İngiltere’deki önemli girişim 1920’deki ilk Olağanüstü Güçler Yasasıyla (OGY) birlikte oldu. OGY güvenlik ve düzeni korumak ve bununla birlikte temel hak ve özgürlüklerin muhtemel askıya alınması adına, yürütmeye ordunun kapsamlı kullanımı imkanını veriyordu. Bunlar resmi olarak olağanüstü hal güçleriydi ancak sıkıyönetim kanunun kullanımı yine de birçok insan açısından bunları oldukları gibi tanımak yeterliydi: Genel Grev sırasında uygulandıklarında İşçi Partisi hükümetinin eski başsavcısı, hükümetin “gerçekten de sıkıyönetim” getirdiği yorumunda bulunuyordu.[15] Semptomatik olarak İngilizcede “tutuklu” teriminin benimsenmesine eşlik eden işte bu tarihsel dönemdi: Oxford English Dictionary, terimin 1928’de Crowell’in Dictionary of Englisg Grammar’da görüldüğünü yazıyor.    

Bu tarihsel momentte olağanüstü hal güçlerinin asıl amacı ve kullanımı da netlik kazanıyordu. Zira “savaş” zamanlarında bu tür güçlerin gerekliliği hakkındaki bütün konuşmaların ve yasamanın odak noktası endüstriyel ihtilaflar ile emek isyanlarıydı. Böylece yirminci yüzyıl boyunca fiilen bütün endüstriyel ihtilaflar sırasında OGY tarafından onaylanan olağanüstü hal uygulamaya kondu: 1921 madenci grevi ve daha sonra 1924’deki Londra Ulaşım grevi sırasında, (Grevin kendisi yalnızca birkaç gün sürse bile) Genel Grevin üstesinden gelmek üzere 1926’nın sekiz ayı boyunca, 1948 ve 1949 tersane işçilerinin grevleri, 1955 demiryolu grevi, 1966 denizcilerin grevi, 1972 madenci ve tersane işçilerinin grevi, 1973 madenci ve Glasgow itfaiyecilerinin grevi, 1975 çöpçülerin grevi ve 1977-78 itfaiyecilerin grevi.[16] Bir başka deyişle olağanüstü hal, sınıf savaşı, sermayenin politik yönetimi ve söz konusu güçlerin arkasında yatan sivil toplumun zapt edilmesiydi.[17] Benzer güçlere başka yerlerde başvurulduğu görülebilir. Örneğin 1919 Weimar Anayasası’nın 48. maddesi, silahlı gücün kullanımı ve “eğer kamu güvenliği ve düzeni ciddi biçimde bozulur ya da tehdit edilirse” hakların askıya alınmasından bahsediyordu. Bunun üzerine bir yorumcu  “güç devrinin şaşırtıcı esnekliği … ancak sıkıyönetimin genel hukuk kurumuyla kıyaslanabilir” olduğundan söz ediyordu.[18] Weimar dönemi sırasında bu güçler büyük ölçüde emek davaları ve sermayenin krizini yönetmek üzere kullanıldı.

Olağanüstü hal güçlerinin kullanımıyla birlikte iki yönlü bir sürece ve uygulamaya tanık oluruz: birincisi, askeri çatışmalar ve krizlerin ötesinde olağanüstü hali meydana getiren tanımın kapsamının genişlemesi; ikincisi, olağanüstü hal güçlerinin faaliyet alanında etkin bir artış. Bu iki yönlü süreç ve uygulamanın özünde, emeğin huzursuzluğu, sosyalist ajitasyon ve sömürge isyanlarının yarattığı “karışıklık” ve “emniyetsizlik” vardı. Olağanüstü hal güçlerinin isyanları ve politik mücadeleleri ezmek için kullanılması şiddetli çatışmayı gerektiren sınırlı bir olağanüstü hal anlayışına dayanıyordu. Ancak politik bir araç olarak olağanüstü hal yetkisinin bu şekilde kullanımı en sonunda, barış zamanı sırasında olağanüstü hal gücünün açık görevine gölge düşürdü. Gerçekten de savaş ile barış arasındaki her türlü farklılığı kaldırarak önemli bir rol oynadılar.[19] Bu yüzden “barış” dönemleri ve sivil toplumun günlük işleyişi bakımından düşünüldüğünde, olağanüstü hal güçleri aslında daha ilginç, politik olarak daha anlamlı ve daha zorlayıcıdır. Zira muhalif emek hareketine “düzen” ve radikal politik örgütlenmelere boyun eğmeyi dayatmaktan geri kalmayan bir girişim olarak ortaya konurlar. Bu nedenlerden ötürü olağanüstü hal güçleri, “istisna hallerinden” ziyade, politik manzaranın daimi bir özelliği olarak uygulamaya kondu. Ezilenlerin geleneği bizlere “olağanüstü halin” istisna değil kural olduğunu öğretti.[20]

ABD’de olağanüstü hal güçlerinin gelişimine geri dönerek biraz daha ilerleyebiliriz. 1970’lerin başında olağanüstü hal güçlerinin kullanımına ilişkin artan ilgi, Senatoyu Ulusal Olağanüstü Hali Sınırlama üzerine özel bir komite kurmaya sevk etti. Amaç ABD’de olağanüstü hal güçlerinin kullanımını soruşturmak ve nasıl sonlandırılabileceklerini önermekti. En sonunda çıkan rapor şu hükümle açılır: “9 Mart 1933’den beri ABD’de ulusal olağanüstü hal ilan edilmiştir.” Rapor şöyle devam ediyordu: “1933’de Başkan Roosevelt’in ilan ettiği ulusal olağanüstü halin yanı sıra, Kore savaşı sırasında 16 Aralık 1950’de Başkan Truman’ın ilan ettiği ulusal olağanüstü hal ve Başkan Nixon’ın 23 Mart 1970 ve 15 Ağustos 1971’de ilan ettiği olağanüstü haller vardır.” Bir başka deyişle rapor yalnızca kırk yıl önce olağanüstü hal kanunlarıyla yönetilen Vietnam Savaşı’nın değil, fakat bütün Amerika’nın aynı güçler altında yönetildiğini ortaya çıkardı.[21] Komite’nin belirttiği gibi, kırk yıllık olağanüstü hal hiçbir şekilde “geçici” olarak tanımlanamaz. ABD aslında “sürekli bir olağanüstü hal” içerisinde olmuştur.

Bu durumun daimi doğası, ironik bir şekilde, 1976 Ulusal Olağanüstü Hal Yasası (NEA) ve 1977 Uluslararası Olağanüstü Ekonomik Güçler Yasası’nda (IEEPA) görülebilir. Bunların olağanüstü hal güçleri aracılığıyla uygulanan yürütme yetkisini sınırlaması bekleniyordu. Dört mevcut olağanüstü hal ve olağanüstü yönetmeliklerin çoğunluğu 1978’deki gibi sınırlanacak ve yasama gücünün başkana verilmesi için yeni kaideler yaratılacaktı. Ancak yeni yasama, yirminci yüzyıl boyunca olağanüstü hal yasasını sağlama bağlayan başlıca tedbirleri (yani 1917 Düşmanla Ticaret Yasası’nın 5. fıkrası (b) ve olağanüstü hallerle ilgili Birleşik Devletler Kanunun önemli bölümleri) muhafaza ediyordu. Bu yüzden Kasım 1979’da ABD başkonsolosluğunun ele geçirilip Tahran’da rehine alınmalarına yanıt olarak, az çok doğrudan dört eyaletin nihai olağanüstü hal sınırlamasının ardından yeni bir ulusal olağanüstü hal ilan edildi. O zamandan beri, 14 Eylül 2001’de ilan edilenle birlikte, otuzun üzerinde ulusal olağanüstü hal ilan edildi.[22] Bir başka deyişle, ABD yirminci yüzyılın ve şimdiye kadar da yirmi birinci yüzyılın büyük kısmını olağanüstü halle geçirdi.

ABD bu konuda hiç de istisna değildir. 1990’lardaki Birleşmiş Milletler araştırması, birçok devletin kendi olağanüstü hallerini -ya hukuken ya da fiilen- kalıcı olarak ilan ettiğini ortaya koydu: Zambiya 1964’den 1991’e kadar; Zimbabwe 1965’den 1990’a kadar; Peru 1981’den bu yana; Pakistan 1977’den 1985’e kadar; Malezya 1969’dan bu yana; İrlanda 1976’dan 1995’e kadar; Brunei 1962’den bu yana. Uzun ve iç karartıcı liste uzayıp gidiyor: Türkiye, Eylül 1980’den Mayıs 1987’e kadar neredeyse yedi yıl aralıksız süren olağanüstü haller ve Haziran 1970 ile Temmuz 1987 arası dönemde yüzde 77’den daha fazla olağanüstü hal gördü. Yunanistan’ın resmi savaş seferberliği 1974’den Mayıs 2002’e kadardır; Hindistan 1950 ile 1983 arasında yirmi bir tane anayasal olağanüstü hal maddesi gördü. Mısır neredeyse 1967’den beri sürekli olağanüstü halde; kırk yıllık olağanüstü hal uygulamasıyla Kolombiya, Güney Amerika kıtasındaki olağanüstü hal güçlerinin en geniş kullanıldığı örneklerden sadece birisidir. BM raporlarından birinin de belirttiği gibi “olağanüstü hal ilan eden, bunu genişleten ve sona erdiren ülkelerin listesi bir dünya haritasına yansıtılsaydı … ortaya çıkan sonuç dünyanın neredeyse dörtte üçünü kaplardı.”[23] O halde dünyanın dörtte üçünde az çok sürekli bir temelde devletler temel insan hakları yükümlülüklerini ihlal etmiştir.

Olağanüstü hal güçlerine ilişkin bu küresel araştırmada göze çarpan, birkaç açıkça otoriter rejim sıkıyönetim dilini kullanmaktan rahatsız olmasa da, çoğunluğun daha ziyade olağanüstü hal güçlerinden bahsetmeyi tercih etmeleridir. Olağanüstü hal güçleri, işçi sınıfı isyanları, sosyalist muhalefet ve seller ile kıtlıklar gibi “doğal” olağanüstü haller arasındaki her türlü farklılığı kaldırarak, tarafsızlık ve zorunluluk halini daha iyi ifade eder. Olağanüstü hal dilinin politik olarak -uluslararası ve ülke içinde- “sıkıyönetim”den çok daha makul olduğu olağanüstü hal güçlerinin potansiyel kullanımıyla kanıtlandığı ölçüde artık her devletin anayasasında yazılı hale gelir. Başka bir deyişle sıkıyönetim kanunun liberalleşmesi, olağanüstü hal güçlerinin anayasallaşmasıyla uyuşmaktadır. Bütün bunlar olağanüstü hal güçlerinin asıl özelliğinin tamamen sıkıyönetim kanunun başlıca niteliği (mahkemeye çıkarılma hakkının askıya alınması ve böylece duruşma olmadan hapsedilme olasılığı) olduğu gerçeğinin örtülmesine yardımcı olmuştur. Hal böyle iken, ABD’deki mevcut ulusal olağanüstü hal üzerine son bir kongre raporunun belirttiği gibi “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sıkıyönetim kanunu ABD’nin hiçbir bölgesinde yetkili kılınıp onaylanmıyordu.”[24] Aynı şey olağanüstü hal koşullarında yönetilen birçok devlet için de söylenebilir. Başka bir deyişle, sıkıyönetimin, zımnen bir tür olağanüstü hal olarak yorumlandığı açık durumlar, sıkıyönetim güçlerinin zımni kullanımını içeren olağanüstü hal güçlerinin açıktan kullanımına dönüştürüldü. Yine de bunu tam anlamıyla kavramak için olağanüstü hal kavramını, onun körpe ortağı milli güvenliğe bağlamamız gerekir.

Olağanüstü Hal güçlerinden Milli Güvenliğe

Yeni lider 4 Mart 1933’de şöyle diyordu: “Bu Millet aksiyon istiyor, hem de şimdi. Hiç tereddüt etmeden, halkımızın büyük ordusunun önderliğinin ortak sorunlarımıza disiplinle işe koyulmaya adınmış olduğunu düşünüyorum. Bu kısmen bir savaş aciliyeti varmış gibi davranırsak başarılabilir … krizi karşılamak için kalan tek aracı kullanacağım: Olağanüstü hale karşı bir savaş yürütmek için Yürütme erkini genişletmek.” Franklin D. Roosevelt açılış konuşmasında böyle konuşuyordu. Roosevelt konuşmasından iki sonra, kongre onayı olmaksızın olağanüstü hal ilan etti. Görünüşte mali sorunları çözmek için “resmi tatil”i amaçlıyordu, ancak Roosevelt daha sonra olağanüstü halin kullanımı konusunda açık sözlü davrandı:

“Olağanüstü hal” sözcüğünün tam anlamı bankalarla daha fazla ilintilidir: Ekonominin ve dolayısıyla ülkenin bütün sosyal yapısını korudu. Tarım, ticaret ve sanayimizin köklerine kadar uzanan bir olağanüstü hal söz konusuydu; bütün bir nesli ilgilendiren bir olağanüstü haldi… Ancak tam bir yeniden örgütlenme ve ekonomik yapının düzenli kontrolüyle iyileştirilebilirdi. Bir haftada, bir ayda ya da bir yılda iyileştirilemezdi.[25]

Bu ideoloji, genelde ekonomik düzenleme özelde sınıf yönetiminin bir aracı olarak İngiltere ve Almanya’daki olağanüstü hal güçlerinin kullanımına ayna tutarak, bir dizi resmi açıklama, bildiri ve 1930’lar sırasındaki kurumsal gelişmeleri destekledi. Örneğin, 1933 Tarımsal Düzenleme Kanunu “Olağanüstü Hal İlanı”yla başlıyordu ve olağanüstü halin önemli tarımsal metalar üzerindeki ters etkisiyle kamu çıkarını aşındırdığını ileri sürüyordu. Aynı yıl Milli Selamet Kanunu başkana sanayiyle ilgili düzenlemeleri çıkarma konusunda hemen hemen sınırsız bir hak veriyordu. New Deal, başka bir deyişle, geniş kapsamlı bir olağanüstü hal ilanıydı.[26] 

Bununla birlikte bu özel olağanüstü hal kanunu aynı zamanda güvenlik mantığı altında yürütülüyordu. Roosevelt, durumu bir savaş hali olarak betimlemenin yanı sıra, programı için sürekli olarak “güvenlik nedenleri” bildiriyordu. Roosevelt, Haziran 1934’de New Deal’in “öncelikle ulusun kadın, erkek ve çocuklarının güvenliğini tanıyacağını” ilan ediyordu.

Daha mükemmel bir güvenliği özendirmek için hükümet eliyle bir bütün olarak ulusun aktif çıkarını kullanmaya mecburuz …. Anayasamızın da belirttiği gibi eğer Federal Hükümetimiz başka şeylerin yanı sıra “genel gönenci ilerletmek için” kurulduysa, zenginliğin dayandığı bu güvenliği sağlamak bizim açık görevimizdir…. Bu yüzden yaşamdaki birçok rahatsız edici unsura karşı derhal güvenlik sağlayabileceğim yasal bir araç arıyorum.[27]             

Roosevelt, o ay daha sonra “Milli Sosyal ve Ekonomik Güvenlik Programı” hazırlamak için Ekonomik Güvenlik Komitesi’ni (CES) oluşturdu. Buradaki dil seçiminin esaslı bir tarihsel önemi olacaktı.[28] Bunun nedeni anlamamız için, 1934’e kadar çeşitli sosyalist aktivist ve radikal sosyal güvenlik uzmanlarının gitgide çağdaş kapitalizmin “güvencesizliğini” vurguladığından söz etmemiz gerekir. Örneğin, Max Rubinow The Quest for Security (1934) başlıklı kitabında “tam bir güvenlik sistemi” taleplerini ifade ederken, iktisatçı Abraham Epstein, Insecurity: A Challenge to America (1933) kitabını yayınlıyordu. Harold Laski ana teması ekonomik güvensizlik olan Liberty in the Modern State adıyla (1930, 1937’de yeniden yayınlandı) ABD’de bir dizi konferans verdi. Harold Lasswell, eski Başkan Hoover’ın The Challenge to Liberty’de (1934) yaptığı gibi, konuyu World Politics and Personal Insecurity’de yeniden ele aldı. 1933 ile 1934 yılları aynı zamanda, 1.5 milyon işçinin dahil olduğu yaklaşık 2000 iş bırakmayla birlikte, Roosevelt dahil, birçok insanın komünist bir devrimin mümkün olduğuna inanmasına yol açan Amerikan tarihindeki yoğun sınıf çatışmaları dönemlerinden biri oldu.[29]

Roosevelt’in 1934 yılının ortasında güvenlik retoriğini benimsemesi, aynı zamanda bu sınıf mücadelesi momentinin üstesinden gelme, eleştirilerle baş etme ve Laski gibi kendisine yakın yazarların varsayımlarına dayanma çabasını temsil ediyordu. Roosevelt 1934 ve 1935 yıllarında, şimdi “Amerikan programımızın ana hedefleri” olarak tanımlanan güvenlikten bahsetmeyi hemen hemen hiç ağzından düşürmedi.[30] Bankacılık mevzuatı, endüstriyel ilişkiler ve altın standardı gibi çeşitli başlıklar arasında güvenlik, en önemli tema oldu. Güvenlik, New Deal’in kavramı haline geldi.

O halde New Deal’ın merkezinde, olağanüstü hal güçleri ile güvenlik arasında ideolojik bir çember vardı. Ulusun ve vatandaşlarının güvenliğine dair sözde endişe, olağanüstü hal önlemlerini meşrulaştırmakta kullanılabilir ve olağanüstü hal önlemleri güvenlik adına uygulamaya konacaktır. Bu ideolojik çember yirminci yüzyılın geri kalanında devlet gücünün uygulanmasına nüfuz etmeye başlayacaktı. Bu çember içerisinde, kısmen temel özgürlükleri askıya alma ve insan hakları normlarını ihlal etme olasılığı gibi bir dizi geleneksel “sıkıyönetim kanunu” bulunur. Bunun ABD’deki nicel zirve noktası, yaklaşık olarak 70.000’i Amerikan vatandaşı olan 112.000’den daha fazla insanın Şubat 1942’de tutuklanmasıdır; nitel zirve noktası ise, 11 Eylül 2001’den beri tutuklu bulunanlara yönelik muameledir. Güvenlik adıyla yürütülen olağanüstü hal önlemleri ya da güvenlik önlemleri, olağanüstü halde uygulamaya konmuştur.

Yine de bütün hikaye bu değildir. 1930’lardan beri geliştirilen güvenlik ideolojisi, daha ziyade sosyal güvenlik olarak biline gelen bir ideolojiye aitti. Ekonomik Güvenlik Tasarısı en sonunda 1935 Sosyal Güvenlik Yasası oldu. Sosyal güvenlik adıyla hem mümkün olan hem de meşrulaştırılan şey, çağdaş kapitalizmin yeniden düzenlenmesinden başka bir şey değildi. Bir yanda toplumsal güvenlik (özellikle sosyal güvenlik ve emekli aylıklarından oluşan yeni bir sistem) adıyla örgütlenen projeler daha ziyade işçi sınıfını hedef alıyordu. Sendika radikalizmine karşı faaliyet yürütmenin yanı sıra, işçi sınıfı içerisinde sorumluluk ve risk, bağımsızlık ve tasarruf fikirlerinin yeniden şekillendirilmesine yardımcı olarak yeni vatandaşlık ve toplumsal dayanışma anlayışlarını teşvik ettiler. Böylece endüstriyel işçi sınıfı giderek devletin yerine getirdiği bir sigorta yardımı rejimi etrafında düzenlendi. Öte yandan, bu dönem boyunca, toplumsal güvenlik önlemleriyle oluşturulan yeni güvence rejiminin ortaya koyduğu fırsatların üstünden atlayan sosyal güvenlik fikri, sermayenin kendini yeniden örgütlemesi bakımından önemli oldu. Geliştirilen yeni anlaşmanın parçası olarak korporasyonlar bir dereceye kadar artık memnuniyetle “güvenlik” olarak adlandırabildikleri şeyi ileri sürmeye başladılar, ancak yaşlılık ya da hastalık yardımını işçi hakkı olarak vermeden, idari kontrolü muhafaza ederek ve vurguyu politik alandan özel bireysel ekonomik ilişkilere kaydırarak bunu kendi koşullarıyla yaptılar. Bir başka deyişle, sosyal güvenlik mantığının parçası olarak ortaya çıkan şey, yeni bir güvence rejimi etrafında işçilerin davranışlarını ve sermayeyi yeniden biçimlendirmenin bir aracı oldu. Sosyal güvenlik, işçi sınıfının beklentilerini, davranış modellerini yeniden şekillendiren, asıl amaç olarak sermaye birikimini yeniden oluşturan ve dolayısıyla bir bütün olarak sistemin “güvenliğini” sağlayan, yeni bir düzen imal etmenin merkezi bir aracıydı.

Bruce Ackerman’a göre New Deal, Amerikan anayasal tarihindeki aktif devleti meşrulaştıran ve aktif hükümetin temellerini pekiştiren can alıcı bir momentti.[31] Aktif devletin merkezine, sosyal güvenlik ve yeni bir “sosyal” liberalizm anlayışını yerleştirdiği için bunu yapabildiğini ekleyebiliriz. Bir ilke olarak güvenlik, kapitalist modernliğin politik yönetiminin önemli bir parçası oldu ve bundan böyle “güvenlik gerekçeleri”, toplumun politik yeniden düzenlenmesi yönündeki her türlü çaba için zikredilebildi. Bu, İkinci Dünya Savaşını takiben milli güvenlik fikrine ilişkin ideolojik iktidar ve politik güç fırsatını yarattı. Egemen elitler savaş sonrası Amerika’da, ulusal ve uluslararası düzenin mantığını ellerinde tutmak için yeni bir kategori aradıklarında, bir dizi seçenekleri vardı. Neticede “milli güvenliğin” (askeri bakımdan son derece sınırlı olduğu düşünülen) “savunma”dan daha yaygın ve “milli çıkar”dan daha anlamlı bir terim olduğu düşünüldü. Ancak “milli” güvenlik aynı zamanda, bir on yıl önce geliştirilen “sosyal” güvenlik mantığını, yani güvenlik genel başlığı altında gerçekleşebilen temel bir yeniden düzenlemeyi koruyordu. Bu dönemde ortaya çıkan en önemli milli güvenlik belgesi NSC-68, Amerikan sisteminin hayatta kalıp gelişebileceği bir ortamı himaye etmek için tasarlanmış bir siyaset aracı anlamına gelen “dünya topluluğuna pozitif katılım” olarak bu yeniden düzenlemeyi parlatır.[32]

Marshall Planı ve Truman doktrinine, Bretton Woods kurumları, Uluslararası Para Fonu ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’na meydan veren bu tür bir varsayımdı. Bunların hepsi hem milli güvenlik hem de küresel sermayenin yeniden düzenlenme projeleri olarak okunabilir, zira bunlar aynı projenin parçası olarak anlaşıldı. ABD, güvenliğin birleştirilmesi ve uluslararası sermayenin yeniden düzenlenmesi bakımından, hem politik-stratejik hem de liberal düzen inşasının ekonomik boyutlarına ideolojik destek edinebildi. Ve ABD’nin, göstere göstere ya da örtülü olarak, demokratik olarak seçilmiş hükümetler dahil sayısız ulus devletin ilişkilerini yeniden düzenlemeye ve dolayısıyla daha genel olarak uluslararası düzeni yeniden yapılandırmaya hazır olması güvenlik adına olmuştur. ABD milli güvenlik kılıfı altında küresel düzeni, inanıyor gibi göründüğü insan haklarına çok az saygı gösteren ya da hiç göstermeyen bir güvenlik doktriniyle idare ederek, uluslararası toplumu yeniden şekillendirmeye çalışmıştır.

Gözetim güçleri, bağlılık testleri ve kültürel üretimin zapt edilmesiyle birlikte yükselen milli güvenlik devletinin, güvenlik düzeninin imal edilmesi bakımından muazzam yurtiçi ayakları olmuştur. Bu her şeyden çok, tamamen kendi ulusal devletleriyle özdeşleşerek sadık yurttaşların politik ve kültürel imalatına yol açan, güvenlik mantığı etrafında bir ulusal kimliğin biçimlendirilmesini içeriyordu. Bir başka yerde güvenlik-kimlik-bağlılık kompleksi olarak adlandırdığım şeyin köklerinin, 1940’ların sonunda ortaya çıkan milli güvenlik mantığında yattığını söylemiştim. Bununla birlikte, ABD Vatansever’i kısaltmasıyla açıklanan, özünde ulusal kimliğin ve bağlılığın imal edilmesiyle oluşan bir milli güvenlik yasası, Terörizmi Önleme ve Engellemenin Gerekli Uygun Araçlarını Sağlayarak Amerika’yı Birleştirme ve Güçlendirme Yasası (2001) gibi son gelişmelerde de bulunabilir. Bu yasa iç muhalefetin kontrol edilmesi ve politik davranışın biçimlendirilmesinde bir mekanizma olarak, Eylül 2002 Milli Güvenlik Stratejisine benzer bir belge olarak okunmalıdır.[33]   

Bu son mevzuat ve güvenlik stratejisiyle birlikte, sıkıyönetim kanunundan bu yana büyük ilerleme kaydetmiş gibi görünebiliriz. Ancak bu tür belgelerdeki sav, her zaman sıkıyönetim kanunun özünde yatanla aynıdır: Esas itibariyle temel özgürlüklerin askıya alınması ve daha sonra, yirminci yüzyılda insan hakları normlarından gerileme. Bir başka yerde –İngiltere’de tutuklamaya imkan tanıyan Anti-Terörizm, Suç ve Güvenlik Kanunun (2001) Dördüncü Bölüm- taklit edilip tekrarlanan bu yeni “anti-terör” mevzuatı, sadece ve sadece benzer gözaltına alma olasılıklarını yeniden üretir ve dolayısıyla esas olarak ilk olağanüstü hal güçleri yönetmeliğinde görülen tutuklamanın mantığını pekiştirir. Çağdaş tutuklu figürünün vurgulanması gereken yer işte bu noktadır. Tutuklu, bütün insan hakları sözleşmelerine göre tahkir gibi görünmesine rağmen, olağanüstü hal güçleri ve güvenlik namına oluşturulan bir figür olarak aslında liberal demokrasilerin oluşumunda hesaba katılır ve kolayca liberal düzenin inşası zemininde meşrulaştırılır.

Liberal demokratik devletlerin milli güvenlik kavramı ve olağanüstü güçler mantığındaki başarısının, ihzar emrinin asıl anlamına geri dönmek olduğunu söylemek çekici gelebilir. Mahkemeye çıkarılma hakkının özgürlüğün mihenk taşı, yasamada cisimleşen “özgürlük fermanı”ndan farksız olduğu fikri, liberal düşünürlerin yaymaya çalıştığı, tamamen bir on yedinci yüzyıl icadıdır. Ancak mahkemeye çıkarılma hakkının asıl amacı halkın özgürlüğünü genelde egemenden ve özelde haksız hapsetmeden sakınmaktan ziyade tutuklukları sırasındaki varlıklarını korumaktır. “İhraz Emri” “bedeni alıkoyacaktı.” Edward Jenks’in belirttiği gibi mahkemeye çıkarılma hakkının kökenleri araştırıldığında, can sıkıcı bir keşifle karşı karşıya kalınır: Nihai kullanımı ne olursa olsun, mahkeme emri aslında insanları hapisten çıkarmaktan ziyade onları içeri tıkmayı amaçlıyordu.”[34] İhzar emrinin soykütüğünün, temel bir özgürlük hakkı olarak daha sonraki maskesini baltaladığını varsaymak, Nasser Hüseyin’in belirttiği gibi, biraz klişe kaçacak ve kolay olacaktır.[35] Mahkemeye çıkarılma hakkıyla sağlanan asıl ilkenin asla gerçekten bütünüyle ortadan kalkmasına müsaade edilmediğini ileri sürmek daha açıklayıcı olacaktır; bilakis bu hak liberal anayasalcılığın kadife eldivenin içerisindeki demir yumruk olarak kalır. İhzar emri bütün liberal demokratik anayasalarda ve insan hakları hakkındaki uluslararası anlaşmalara dahil edildiği ölçüde, askıya alınma olasılığı da her zaman (olağanüstü hal zamanlarında ve milli güvenlik adına) aynı zeminde meşrulaştırılabilir. Sıkıyönetim kanunu devletin “bedeni alı koyma” ve gerekli olduğunu düşündüğü müddetçe bedeni hapsetme olasılığını sağladı. Ve çağdaş insan hakları mevzuatı ve uluslararası anlaşmalar ne derse desin, devlet bu “bedeni alı koyma” hakkını –yani, tutukluyu “alı koyma” hakkını- asla bırakmayacaktır. Aslında devletin gerçekten  temel olarak değerlendirdiği yegane hak, kendisinin insan hakları normlarını ihlal etme ve istediği bedeni “alı koyma” hakkıdır. Bu tür bir ihlalin kökleri tarihsel olarak sıkıyönetim kanununda vardır ve şimdi, çağdaş liberal demokraside, olağanüstü hal güçleri ve milli güvenlik içerisinde verilidir.  

Kaynak: Radical Philosophy / No.143 Mayıs-Haziran 2007

İng. Çeviren: Akın Sarı          


[1] Bunları önce “The Problem with Normality, or, Taking Exception to ‘Permanent Emergency’” Alternatives, cilt. 31, no. 2, 2006, s.191-213; ve daha sonra “Security, Liberty and the Myth of Balance: Towards a Critique of Security Politics”, Contemporary Political Theory, cilt. 6 No: 2, 2007 eleştirdim.  

[2] Nasır Hüseyin, The Jurisprudence of Emergency: Colonialism and the Rule of Law, University of Michigan Press, Ann Arbor, 2003.

[3] Opinion of Attorney General and Solicitor General, 16 January 1838, cited in Charles Townsend, ʻMartial Law: Legal and Administrative Problems of Civil Emergency in Britain and the Empire, 1800–1940ʼ, Historical Journal, vol. 25, no. 1, 1982, pp. 167–95, p. 171.

[4] Hansard, Üçüncü Tefrika, 17 Mart-10 Nisan 1851.

[5] Henry Halam, Constitutional History of England from the Accession of Henry VII to the Death of George II, cilt. 1, John Murray, Londra, 1827, s. 258

[6] George M. Dennison’dan alıntılandı: “Martial Law: The Development of a Theory of Emergency Powers, 1776-1861” American Journal of Legal History, cilt. 18, no. 1, 1974, s.52-79, s.74

[7] Brian Loveman, The Constitution of Tyranny: Regimes of Exception in Spanish America, University of Pittsburgh Press, Pittsburgh, 1993, pp. 20–25; Giorgio Agamben, State of Exception (2003), trans. Kevin Attell, University of Chicago Press, Chicago, 2005, p. 5; Oren Gross and Fionnuala Ni Aolain, Law in Times of Crisis: Emergency Powers in Theory and Practice, Cambridge University Press, Cambridge, 2006, p. 27.

[8] Friedrick Pollock, “What is Martial Law?”, Law Quarterly Review, cilt. 18, no. 1, s.152-8, s. 156

[9] Dennison, ʻMartial Lawʼ; Jason Collins Weida, ʻA Republic of Emergencies: Martial Law in American Jurisprudenceʼ, Connecticut Law Review 36, 2004, s. 396–438.

[10] F. David Trickey, ʻConstitutional and Statutory Bases of Governorsʼ Emergency Powersʼ, Michigan Law Review 64, 1965–66, pp. 290–307.

[11] Fabian Tract, Emergency Powers: A Fresh Start, An Informal Group Fabian Tract 416, 1972, s.5

[12] Parliamentary Debates: House of Commons, cilt. 84, 31 Temmuz 1916

[13] Charles Townshend, Political Violence in Ireland: Government and Resistance since 1848, Clarendon Press, Oxford, 1983, s.. 311’den alıntılanmıştır.

[14] Başbakanın 19 Mayıs 1916 tarihli kısa notundan. A.g.e’den alıntı. s. 310

[15] K.D. Ewing and C.A. Gearty, The Struggle for Civil Liberties: Political Freedom and the Rule of Law in Britain, 1914–1945, Oxford University Press, Oxford, 2000, s.. 184.’den alıntıdır.

[16] House of Commons Library Research Division, Emergency Powers, Background Paper no. 66, n.d. [January

1979], s. 3.

[17] Neocleous, “The Problem with Normality”, s. 191-213.

[18] Frederick Mundell Watkins, The Failure of Constitutional Emergency Powers under the German Republic,

Harvard University Press, Cambridge, MA, 1939, p. 18.

[19] William E. Scheuerman, ʻGlobalization and Exceptional Powers: The Erosion of Liberal Democracyʼ, Radical Philosophy 93, 1999, pp. 14–23; William E. Scheuerman, ʻThe Economic State of Emergencyʼ, Cardozo Law

Review 21, 1999–2000, pp. 1869–94, p. 1877.

[20] Walter Benjamin, ʻOn the Concept of Historyʼ (1940), çev. Harry Zohn, in Selected Writings, vol. 4: 1938– 1940, ed. Howard Eiland and Michael W. Jennings, Belknap/Harvard University Press, Cambridge MA, 2003, Thesis VIII, p. 392.

[21] Special Committee on the Termination of the National Emergency, Senate Report 93–549, 93rd Congress, 1st

Session, November 1973.

[22] Bakınız National Emergency Powers, Congressional Research Service Report 98–505, 18 September, 2001, pp. 13–16; Terrorist Attacks and National Emergencies Act Declarations, Congressional Research Service Report, RS21017, 7 January, 2005, pp. 5–6.

[23] United Nations, Economic and Social Council, The Administration of Justice and the Human Rights of Detainees: Questions of Human Rights and States of Emergency, United Nations, 1996; Report by the UN Special Rapporteur, Mr. Leandro Despouy, on the question of Human Rights and States of Emergency, United Nations, 1997, esp. paras 180–81.

[24] Harold C. Relyea, Martial Law and National Emergency, Congressional Research Service Report RS21024, 7

January 2005, p. 4.

[25] Franklin D. Roosevelt, On Our Way, John Day, New York, 1934, p. 35.

[26] Bakınız Jane Perry Clark, ʻEmergencies and the Lawʼ, Political Science Quarterly 49, 1934, pp. 268–83; Harold C. Relyea, A Brief History of Emergency Powers in the United States: A Working Paper Prepared for the Special Committee on National Emergencies and Delegated Emergency Powers, United States Senate, 1974; Michal R. Belknap, ʻThe New Deal and the Emergency Powers Doctrineʼ, Texas Law Review 62, 1983, pp. 67- 109.

[27] Franklin D. Roosevelt, Public Papers and Addresses of Franklin D. Roosevelt, vol. 3, Random House, New

York, 1938, pp. 287–92.

[28] Buradaki savın daha uzun bir açıklaması için bakınız Neoclous, ʻFrom Social to National Security: On the Fabrication of Economic Orderʼ, Security Dialogue, vol. 37, no. 3, 2006, s. 363–84.

[29] Roosevelt’in o zamanlar komünizm olasılığı üzerine yorumları için bakınız: ʻAddress Delivered at Democratic State Conventionʼ, 29 September 1936, in Public Papers and Addresses of Franklin D. Roosevelt, cilt. 5, Random House, New York, 1938, s. 385–6. Amerikan emek tarihindeki önemli bir yıl olarak 1934 hakkında bakınız Irving Bernstein, Turbulent Years: A History of the American Worker, 1933–1941, Houghton Mifflin, Boston MA, 1971, s.217.

[30] Franklin D. Roosevelt, Message to Congress, January 1935, in Public Papers and Addresses of Franklin D. Roosevelt, vol. 4, Random House, New York, 1938, s.. 43.

[31] Bruce Ackerman, We the People, vol. 2: Transformations, Harvard University Press, Cambridge, MA, 1998.

[32] ʻUnited States Objectives and Programs for National Securityʼ, NSC-68, 4 April 1950, in Thomas H. Etzold

and John Lewis Gaddis, eds, Containment: Documents on American Policy and Strategy, 1945–1950, Columbia

University Press, New York, 1978, s. 401.

[33] Mark Neocleous, ʻ“What Do You Think of Female Chastity?” Identity and Loyalty in the National Security

Stateʼ, Journal of Historical Sociology, vol. 19, no. 4, 2006, s. 374–96.

[34] Edward Jenks, ʻThe Story of Habeas Corpusʼ, Law Quarterly Review 18, 1902, pp. 64–77, s. 65.

[35] Hussain, Jurisprudence of Emergency, s. 71.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s