Joao Pedro Stedile: Küreselleşme ve Toplumsal Hareketler: Brezilya’ya özgü bir Perspektif

Joao Pedro Stedile

Burada sizin aranızda olduğum için mutluyum, çünkü bunun üniversitedeki akademik bir mekandan daha fazlası olduğunu biliyorum; burada Kanada’nın değişimi için mücadele veren eylemcilerin arasında olduğumun farkındayım. Bu akşam burada -Toronto’nun yanı sıra  konuşma yapacağım Kanada’da- örgütümüzün sizinle birlikte olması için bizi davet eden bütün hareketlere ve örgütlere teşekkür etmek istiyorum. Burada ilk defa bulunuyorum, fakat dünyanın her geçen gün daha da küçüldüğü malumunuzdur ve duyduğum kadarıyla bizim Brezilya’da karşılaştığımız sorunlarla sizin karşılaştıklarınız çok benzer gibi görünüyor.

Ne yazık ki, halen bize zaman kaybettiren ve bir şekilde bizi izole eden dil engelinden olumsuz etkileniyoruz. Aynı dili konuştuğumuzda, bu birbirimize daha fazla yakınlaşmamızı sağlıyor ve ancak kendi dilinizde yüreğinizden konuşabilirsiniz –ve yüreğin genellikle beyinden daha fazla söyleyecek değerli şeyi vardır. Bir gün kamplarımızı, yerleşimlerimizi ve okullarımızı, hatta kısmetse bir toprak işgali eylemine gelebilmenizi ve bizleri ziyaret edebilmenizi umarım. Tanışacağınız insanlar İngilizce konuşmasa bile yine de sizi anlayacaklarından eminim.

Bu akşam uluslararası konjonktürü nasıl algıladığımız hakkında birkaç fikri, Brezilya’daki bir toplumsal hareket olarak, sizlerle paylaşmak istiyorum. Ayrıca sadece bizim hareketimizden bahsetmek yerine daha genel olarak toplumsal hareketlerin rolüne işaret etmek istiyorum.

Brezilya çok özel bir momentten geçiyor. Bunu kavramak için, öncelikle altta yatan küresel ekonomik ve toplumsal bağlamı anlamak çok önemlidir. İleride MST ve Brezilya’da olup bitenler hakkında daha ayrıntılı konuşma şansım olacağını umuyorum, fakat ilk önce size dünyayı nasıl gördüğümüzü anlatmak istiyorum. Bu fikirlerin bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum zira kendi çalışmanız ve mücadele alanınızdan kurduğunuz uluslararası olaylar hakkında kendi görüşleriniz olduğundan eminim. Ancak ben bu meseleleri eğitim toplantılarımızda nasıl tartıştığımızı, insanlığın ikilemini nasıl anladığımızı ve gelecek yıllarda Brezilya’yı bekleyen ikilemleri size aktarmak istiyorum.

Neoliberal Çağ

Uluslararası konjonktürü genel bir açıdan değerlendirirsek, 80’lerden 2000 yılına kadar sermaye birikiminde birkaç önemli değişim olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönem boyunca söz konusu değişim bütün ülkelerdeki mücadeleleri etkiledi. Bu sermayenin kendisini en açık şekilde uluslararasılaştırdığı momentti. Ve Güney’de “neo-liberalizm” olarak adlandırdığımız ve bize göre mali sermaye açısından yeni, büsbütün serbestlikle eş anlamlı olan yeni bir ekonomi politikası biçiminin ortaya çıktığını görmeye başladık.

O halde bu dönem boyunca ne gibi değişimler meydana geldi? İlk olarak, “sosyalist ülkeler”in çöküşüne tanık olduk. Bu rejimler hakkındaki eleştirilerimiz her ne olursa olsun, uluslararası güçler korelasyonu bağlamında, bu ülkeler sermayenin yayılmasında bir engel teşkil ediyordu.

Aynı zamanda iş dünyasında iş yerindeki verimlilik düzeylerini değiştiren teknolojik bir devrim meydana geldi. Şirketler üretim kapasitelerini arttırabilmek için yeniden düzenlendiler. Bu artık aynı sermayeyle daha az emek ve daha az zamanda daha fazla mal üretilebileceği demektir. Bu birçok işçinin işten çıkartılmasına, işçi sınıfı gücünün görelileştirilmesine ve tek tek bütün ülkelerde sendika gücünün imhasına yol açtı.

Bizim mücadele sahamız açısından toplumsal ve ideolojik sonuçları çok daha trajikti. İnsanların cesaretini kırdı; kitle hareketlerini bastırdı ve insanlar artık değişime inanmıyor gibi ideolojik bir hezimet ortaya attı: “İnsanlar sosyalizme ve devrim olasılığına inanmadı.” İşçi sınıfının bütün toplumsal kesimlerinde, özellikle üçüncü dünyanın işçi sınıfında, örgütsel bir kriz yarattı.

Uluslararası Kapitalizmin Yeni Döngüsel Krizi

Bir çoğumuz bu tuzağa düştüğünde bazılarımız kafalandı ve yanlış yönlendirildi. Ne var ki, her şey bitmiş gibi göründüğünde, olgun Marx haklı çıktı: Sermaye bir başka krize girdi (alkışlar).

Bildiğiniz gibi, ki sanırım bu konuda sol kanat entelektüeller ve akademisyenler arasında da temelde bir konsensüs var, geçen yüzyılın son yıllarında ve bu yüzyılın ilk yıllarında, kapitalizmin yeni bir döngüsel krizine tanık olduğumuzu herkes söyleyecektir. Bununla birlikte, şimdi bu kriz şiddetlenen bir unsurla meydana geliyor: Kapitalizmin mali sermaye ve Amerikan ekonomisinin hegemonyası altında küreselleşmesiyle beraber, Amerikan ekonomisi bir krize girdiğinde, kendisiyle birlikte bütün uluslararası kapitalizmi de sürüklüyor.

Kapitalizmin krizine baktığımızda, iktidar çekirdeğini en büyük beş yüz çok uluslu şirketin temsil ettiğini fark ediyoruz. Bu beş yüz şirketin dünya üretiminin yüzde elli sekizini kontrol ettiğini, bununla birlikte sadece dünyadaki iş gücünün %1.8’ine iş yarattığını hatırlatmak isterim. Ayrıca yaklaşık olarak yüz otuz üç en yoksul ülkenin üretimine denk üretimi kontrol ediyorlar. Fakat bu şirketler kapitalimizi krizden çıkarmak üzere yeni bir stratejide anlaşmayı denediler.

Krize Şirketlerin Yanıtı: Stratejiler

Bush Yönetimini de içine alan, anlaşmaya varacakları birçok alan var. Bush hükümeti bizzat çok uluslu şirketlerin planlarının bir ifadesidir ve bu çok uluslu şirketlerin arzusunu ifade eder. Gündemi kontrol etmek açısından G7’nin de bu şirketlere hizmet ettiği bir gerçektir ve Kanada’nın G7’nin parçası olduğu için çok üzgünüm, çünkü G7 dünya ekonomisi ve politikalarının yönünü tayin eden bir örgüttür.

Kapitalizmi ve birikim modelini yenileme çabası kapsamında insanların yeni kısa, orta ve uzun vadeli stratejiler ortaya atmak üzere bir araya geldiği Davos[i] ve yeniden şekillendirilen Washington Konsensüsü[ii] vardır. Ve esas olarak vardıkları sonuç birikimi arttırmak yolunda özelleştirmeyi arttırmak ve savaş üretimine yatırım yapmaktır. Marx bize savaş üretiminin çok özel bir sanayi olduğunu anlatır, çünkü yaratılan her şeyin yok edileceği anlamına gelen tek sanayidir. Ve ürünlerin her yok edilişinde bir başka üretim seferi için imkan yaratır. Bu ölüm sanayisidir ve düzenli işlemesi için politikacılar savaş ilan etmeye istekli olmalıdır.

İkinci strateji enerji kaynaklarını, esas olarak kapitalizmin ihtiyaç durduğu petrolü, denetlemek ve tekelleştirmektir. Savaş ve petrol el ele gider ve bu iki öğe Yugoslavya’da savaşa, Afganistan’ın istilasına ve Irak’taki savaşa ve bir dini savaştan çok ABD yapımı silahları kullanma imkanın doğduğu Filistin savaşına neden oldu. Ve “Apaçi Helikopterleri” olarak adlandırılan Filistinlilere yönelik saldırılarda kullanılan helikopterlerin gerçekten bir saldırı olduğu malumunuzudur; bu Kuzey Amerikalı yerli gruplarımızın isminin iğrenç bir kullanımı, kültürümüze bir saldırıdır. Kolombiya’daki iç savaş da aynı eğilimlerin ürünüdür. Uyuşturucuyla ilgili bir savaştan ziyade kaynakların kullanımı ve ABD yapımlı silahları kullanma fırsatıyla ilgili bir savaştır. ABD ayrıca Venezüela’daki [Hugo] Chávez hükümetine saldırmaktadır çünkü Chávez ABD’nin kendi pazarının yüzde otuzunu tedarik eden petrolü kontrol etmesine müsaade etmeyecektir. (alkışlar).

Üçüncü strateji suya ve gezegenin biyo çeşitliliğine erişimi kontrol etmektir. Su çok önemli bir konudur; Kanada’da su meselesi üzerine birçok oyun döndüğünü biliyoruz. Bununla birlikte sermaye suyun önemini kavradı çünkü dünyanın bu günlerde bu yönde ilerlediğini, suyun yenilenemez bir kaynak olduğunu fark etti. Ve bu yüzden şimdi, yirmi birinci yüzyılda, suyu bir metaya dönüştürmek istiyorlar. Nüfuz artıyor ve dünyadaki herkes suya ihtiyaç duyacağı için, eğer suya erişim kontrol edilirse çok kâr yapılabilir. Brezilya’daki Nestle   şu anda piyasadaki şişelenmiş suyun yüzde altmışını kontrol ediyor. Sütü sulandırarak kâr elde etmeleri zaten yeterince kötüdür ancak suyun kendisinden kâr yapmaya başladıklarında bu haddinden daha fazla kötüdür. (gülüşmeler).

Sermaye biyo çeşitliliği, geleceğin sanayilerindeki öneminden ötürü kontrol etmeye çalışır. Biyo çeşitlilik genetik değişimleri yoluyla yeni canlı organizmalar ve yeni maddelerin kaynağıdır. Ve sizin yurttaşlarınızdan Kanadalı Pat Mooney’e[iii] mikroskopik nesnelerin ölçümü teknolojisi, gen karışımları ve yeni canlı organizmaların gelişimi hakkında bizi uyandırdığı için teşekkür etmeliyiz. Bunlar yeni özel mülk ve patent almaya ilişkin yeni kurallarla –yeni patent mevzuatı DTÖ [Dünya Ticaret Örgütü] tarafından henüz onaylandı- birleştirildiğinde gelecek yirmi otuz yılda serpilecek tamamen yeni bir piyasada yeni bir tekele yol açıyor.

Son olarak, mali sermayenin stratejisi Güneyde ve dünyanın her yanında, özellikle hizmet sektörlerinde, serbest ve hızlı bir şekilde dolaşmak üzere tam bir serbestlik elde etmektir. Kapitalistler artık fabrikalar kurmaya ilgi duymuyor; kârlarını geri-dönüş oranı çok daha yüksek olan hizmetlerin kontrolü yoluyla arttırmayı amaçlıyorlar. Bu telekomünikasyon, bankacılık ve ticari hizmetlerin kontrolü demektir. Günümüzde, dünyadaki en büyük şirket General Motors değildir, Amerikan şirketi Walmart bu unvanı ele geçirmiştir. Giriştiği tek faaliyet size [Kuzey’de] malları satmaktır. Bize [Güney’de] satmazlar çünkü bütün bu malzemeyi satın alacak paramız olmadığını bilirler.

Krize Şirketlerin Yanıtı: Araçlar

Dolayısıyla planları budur. Bu planın çeşitli aşamaları ve sermayenin isteğini dayatmanın yöntemleri vardır. Bunların arasında en başta geleni DTÖ’dür. Hepimiz DTÖ’nün G7’nin bir teminatı olduğunu biliyoruz. Sermayenin BM’yi tamamen kontrol etmesi için özellikle BM bünyesinin dışında kuruldu. Daha demokratik bir yapısı, daha fazla kuralı ve daha fazla himayesi olan BM Kalkınma Dairesi’ni [UNCTAD] atlamak onu bertaraf anlamına geliyordu. DTÖ’nün aslında yedi veya sekiz oy kullanan ülke tarafından kontrol edildiğini herkes biliyor. Cancún’da[iv] “hayır” diyen yirmi ülkeyle büyük bir pazarlık yapılmasının nedeni buydu. Ancak mesele bu yirmi ülkenin “hayır” demesi değildi, asıl mesele yüz kırk ülkenin sessiz kalmasıydı.

DTÖ gücünün büyüklüğü hakkında fikriniz olması için şu örneği vereceğim: 5 Mayıs 2003’de Monsanto’nun şu anda gezegendeki genetik olarak değiştirilmiş (GM) her türlü soya biçimine sahip olduğu kararına vardılar. Dolayısıyla şu anda, herhangi bir çiftçi, toplama soyanın yanı sıra, genetiği değiştirilmiş soya ekmeye cesaret ederse Monsanto’ya telif ücreti ödemek zorunda kalacaktır. Brezilya hükümeti bununla pusuya düşürülmüş hissetti. Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar üzerindeki Aralık 2004’e kadar etkili olan yasağı kaldırdı. Şu anda Monsanto bu tohumlar ülkemizde bulunduğu için sadece bizim soyamıza on altı ile yirmi iki dolar arasında bir değer vergisi toplayacağını ilan etti. Bu Monsanto’nun Brezilya’dan yılda beş yüz ya da sekiz yüz milyon dolar arasında bir şey çıkartacağı anlamına gelir. Son üç yıldır krizden krize ve kötü anlaşmadan kötü anlaşmaya sendeliyorlar. Bunu atlamalarını ve batmalarını umalım.

Sermayenin kullandığı başka iki mekanizma daha vardır: Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası. Bu kurumlar, insanların hiçbir zaman bu yasalara oy vermediği ülkelere bu yasaları dayatarak işler. Örneğin, Brezilya’da “mali sorumluluk” olarak adlandırdıkları bir yasa dayattılar. Bu yasa Brezilya hükümetinin kamu görevlilerinin maaşları için bütçenin yüzde elli beşinden daha fazlasını harcayamayacağını taahhüt eder. Bununla birlikte, uluslararası bankalara borcumuzun faiz oranları konusunda hiçbir sınır yoktur. Şu anda Brezilya’nın yıllık bütçesinin yüzde altmış dördü borca gidiyor. Mesihin kendisi de Brezilya başkanı yapılabilir ve şayet IMF yasaları düzeltilmezse Brezilya’nın durumu değişmeyecektir.

Sermayenin bu yarıküre için elinde bulundurduğu son mekanizma Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (FTAA)dır. Bu bir ticaret anlaşması değildir. En azından Gringolar[1] burayı bir “bölge” olarak adlandırdıklarında dürüsttürler. Bu aslında toplumun bütün kesimlerindeki üretimi kontrol etme girişimidir. Ticaret bunlardan biridir; bunun yanı sıra tarım, hizmetler, yatırım, dolaşım, satın alma ve yargıçlar kurulu vardır. Fakat nihai amaç belirli bir sermaye birikim modeli dayatacak ve ülkelerimizde sömürüyü arttıracak çok uluslu legal bir rejim yaratmaktır.

Krize Halkın Yanıtı

Şu ana kadar onlardan bahsettim. Şimdi bizden bahsedeceğim ve sanırım bu daha ilginç olacaktır. Marksist olanlarımız ve Hıristiyan inancına sahip olanlar bu konjonktürde bir çeşit kurtuluş yaşadı. (gülüşmeler) Zira işler güçleştiğinde Kutsal Ruha ihtiyaç duyabiliriz ve Kutsal Ruhtan karşılık almadığımızda, diyalektiğe dönebiliriz. (daha fazla gülüşme, alkış)

Diyalektik bizlere en mükemmel planın bile en sonunda bir dizi çelişkiyle sonlanacağını ve toplumsal ve ekonomik krizlerde insanlar açısından işler ne kadar kötü giderse gitsin, insanların bu çelişkilere karşılık vermeye başlayacağını gösterir. 1980’den 2000’e kadar ki dönemde filizlenen durum budur. Ancak son dört beş yıldır, Latin Amerika halklarının ciddi olarak sermayenin egemenlik planına karşılık vermeye başladığını söylemek isterim.

Neoliberalizmin yenilgisi anlamına gelen birkaç seçim zaferimiz, örneğin, Venezüela, Ekvador, Arjantin, Bloivya ve Peru’da[v], oldu. Bu zaferler sermayenin planını altüst etmek için yeterli olmasa bile, bunlar hoşnutsuzluğun açık işaretleridir. Öte yandan, kitle hareketlerinin benzer bir araya gelişinin görülmediği ülkelerde bile halk isyanları oldu. Bunun örneğini su ve elektrik üzerine Peru’daki mücadelelerde gördük. Birkaç yıl önce Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı ve İspanyolca bile konuşamayan Gringo başkanlarının devrilmesiyle bunu gördük. (alkış) Ve Arjantin’deki isyanda buna tanık olduk. Ayrıca, dikkatinizi çekerim, Ekvador’da[vi] son seçimler ekonomik krizi çözümleyemediği için yakında bu ülkede önemli bir halk ayaklanması göreceğiz.

Toplumsal Hareketler için Fırsatlar

Ne yazık ki saati durduramam, bu yüzden bazı konuları atlayacağım ki böylece fikirlerinizi sunma fırsatınız olur. Ancak mali sermayenin küreselleşmesinin beraberinde toplumsal hareketler için belli olumlu yönleri getirdiğini söylemek istiyorum.

Birinci olumlu çelişki küreselleşmenin yeni örgütlenme biçimlerini harekete geçirmesidir. Sanayi kapitalizmin klasik çağında, toplum patronlar ve proletarya arasında bölünmüştü ve bu bölünmenin temel politik ifadesi parti ve sendikaydı. Heyecan verici yeni örgütlenme biçimleri farklı sömürü ve çelişki biçimleri tarafından oluşturuldu. Bu yeni biçimlere alışkın olmamıza rağmen, bunları umut verici ve enerji dolu buluyoruz. Eski bürokratik liderlik yapılarının dışında gelişebilen bir mücadeleyi vadediyorlar.

İkinci önemli kazanım otonomi anlayışı oldu; ortodoks solun her zaman her şeyi kontrol etmeye çalışan ve hiçkimseye yol gösterememekle sonlanan korkunç kötü bir alışkanlığı vardı. Fakat şimdi otonominin önemli olmasının iki nedeni var. Toplumsal hareketler daha önceki kurumsallaşma yönündeki vurgunun aksine otonom faaliyetler örgütlüyorlar. Kurumsallaşma çok fazla bürokrasi ve doğru mührü ve doğru antetli kağıdı kullanma ihtiyacıyla çevrelenmişti ve toplantılar çok sıkıcıydı. Politik bir parti ya da bir sendikaya üye olmak cezalandırılmak gibi bir histi. Üye aidatlarınızda gecikseniz bu bir felaket olurdu ve daha sonra toplantılarda bulunamaz ve katılamazdınız.

Dolayısıyla şimdi işler biraz daha esnek ve esneği iyi anlamda söylüyorum: insanlar kurallar kendilerini belirli bir şekilde katılmaya zorladığı için değil, istedikleri için seferberliklere ve hareketlere katılıyor. Ayrıca daha az merkezileşmiş politik partiler ya da kiliseler, eyalet veya yerel yönetimler söz konusu. Ve dolayısıyla bugün yeni bir hareketin kuşağı söz konusu. Bu hareketler kilise, hükümet veya partiler gibi kurumlarla karşılıklı fakat tabi olmayan bir yoldan etkileşime girebilir.

Fakat eğer otonominin iyi yanları varsa güçlükleri de vardır. Daha önce, bir hareketteki birlik, dikey bir politik yapıyla garanti edilirdi. Şimdi, bu tür bir birliği yakalamanın tek yolu insanların ortak bir kimliği paylaşması ve ortak bir politik proje örgütlemeye çalışmasıdır. Halen izlenen yol bakımından ideolojik bir krizde olduğumuz için, bu ortak projeye varmak çok güçtür.

Üçüncü nokta toplumsal hareketlerin uluslararası bir bilinç geliştiriyor olmalarıdır. Bu bizim muhteşem fikirlerimizden çok kapitalizmin somut egemenliğinin gerçekliğinden  kaynaklanır. Kırdaki insanlar, çiftçiler, zamanın çoğunu atıl kalarak geçirirdi zira bütün sorunlarımız bize çok yerelmiş gibi görünürdü. Ancak son zamanlarda Monsanto gibi ABD, Kanada, Meksika, Kore, Hindistan, Güney Afrika’daki çiftçilerinkine benzeyen, bir şirketin emri altında maruz kaldığımız sömürüyü anlamaya başladık. Eğer tarımsal modeli değiştirmek istiyorsak sırtımızı çok uluslu şirketlere dönmeli ve ortak bir dava oluşturmalıyız. İşte bilincimizin enternasyonalleşmesine yol açan da budur.

Via Campesina hareketinde bunun somut bir ifadesi bulunur. Ancak bunu mücadelelerini enternasyonalleştiren toplumsal cinsiyet hareketinde ve AIDS karşıtı mücadelede, ulus ötesi şirketlerin bütün ülkeleri ucuz ilaç alma hususunda denetim altında tuttuğu türsel ilaçlar için mücadele gibi hareketlerde görürsünüz. Bunu savaş karşıtı hareketliliklerde de görürsünüz. Günümüz savaş karşıtı hareketi sadece sevgi ve barışa ilişkin değildir, savaşın sermayeyi yenileme stratejisi olduğu ve savaş sanayilerinin sermaye için kilit bir alan olduğu yönünde içten bir anlayış söz konusudur.

Campesino[vii] hareketi olarak elde ettiğimiz enternasyonal bilinç, dünya sosyal forumunu gerçekten de söz alabildiğimiz ve antagonistik olmayan bir şekilde fikirlerimizi paylaşabildiğimiz ve daha da önemlisi toplumsal hareketlerin birleştiği ve sermayeye karşı yürüdüğü bir yer olarak değerlendirmemize yol açtı. Şimdi hareketimizin neye karşı olduğunu, bununla birlikte pek yakında bir alternatif ileri sürmemiz gerektiğini biliyorsunuz. Bize göre, Brezilya’nın krizden çıkışı FTAA ve DTÖ’ne karşı eyleme katılmaktır. Lula’nın kendisi ve hükümeti vaat ettiği değişimleri yapmak için yeterince güçlü değildir.[viii] Bu kitle hareketlerine yeniden güç kazanma fırsatı sağlayacaktır.

Tarım reformu hakkında bir şeyler duyacaklarını düşünenlerden çok özür diliyorum, ancak gerek Latin Amerika’da gerekse de Kanada’da olup bitenlerin daha geniş bir resmini yansıtma fırsatı yakalayamadım. Çok teşekkür ederim. (alkışlar)

Soru Kısmı

Judith Marshall (USWA Humanity):

Yoldaş Stedile FTAA’dan sermayenin daha ileri egemenlik sağlamasında en önemli araçlardan biri olarak bahsetti. Sanırım emek hareketi ve diğer toplumsal hareketler son yirmi yılda burada Kanada’da serbest ticarete karşı mücadeleyi bir şekilde kaybettiğimiz hissine kapıldı. FTAA ya da NAFTA’yı yenemedik. Dolayısıyla şimdi FTAA gelişti, Brezilya’ya akıntıyı değiştirebilirler umuduyla bakıyoruz. Brezilya sosyal forumunun, şu anda Brezilya hükümeti tarafından sürdürülen FTAA’ya karşı koymasına tanık olmak ilginçtir- ki bu bizim için çok cesaret vericidir. FTAA’nın üç ayaklı bir politikası var, muhtemelen yatırım ve hizmetler gibi bazı sektörleri DTÖ içersinde tutarak “açık” bir FTAA’ya yönelmek. Bu yüzden Brezilyalı toplumsal hareketlerin, hükümetlerinin tercih ettiği bu görüş hakkında ne düşündüklerini bilmek istiyorum.

 

Stan Raper (Ulusal Tarımcılar Sendikası):

Tarım işçilerinin sendikaya katılmasının yasadışı olduğu, bununla birlikte tarlalarda çalışan çocukların varolduğu, çiftliklerin yüzde onunun işçilerin yüzde ellisini istihdam ettiği,  sadece geçen yıl on iki bin aile çiftliğinin kaybedildiği Ontario’ya hoşgeldiniz. Sorum şu olacak: şirket karşıtı çiftçilik politikası hakkında ve şirket çiftçiliği etrafındaki uluslararası düzenlemeler hakkındaki görüşleriniz nedir?

 

John Clarke (OCAP):

Daha önce arz edilen fakat kastettiğimi biraz daha netleştirecek bir soruyu ele almak istiyorum. MST’yi kapitalizmin neo-liberal gündemine meydan okuyan etkili, otonom, atılgan bir hareketin örneği olarak görüyoruz. Ve ahlaki kaygının ötesine geçen bununla birlikte direnişi ören, sermayeyi dağıtan bir hareketin kurulması gerektiğinde hem fikiriz ve bu doğrultuda ilerlemeye çalışıyoruz. Ancak bunu yaparken izole edilme, çok hızlı gitme, bundan kaynaklanan sonuçlarla karşılaşmanın son derece bilincindeyiz. Ve Lula hükümetiyle deneyiminizde taktik olarak bölünen, uzlaşıp uzlaşılmayacağı, ne kadar uzlaşılacağı, nerede uzlaşılacağı konusunda birçok fikri olması gereken bir hareketle uğraşmak durumundasınız. Sorum şu: Sermayenin gündemini gerçekten değiştiren fakat aynı zamanda kronik ihtilaf ve dolayısıyla yenilmekten kurtulan hareketleri nasıl inşa ederiz?

 

Janet Conway (Toronto Sosyal Forumu):

Kanada hoş geldiniz, sizi dinlemek harika. MST’de beni etkileyen şeylerden biri toprak işgali sırasında doğrudan eyleminizin yanı sıra topluluklarda alternatif ekonomiler inşa etme faaliyetiniz. Devletle daha çatışmalı yaklaşımlarla bu alternatif ekonomi stratejileri arasındaki ilişkiyi yorumlayabilir misiniz. Bu tartışma sosyal forumlarda da, alternatifler yaratma temelinde çeşitli çabaları temsil eden hareketlere karşı devletlere ve kapitalizme karşı ortak projeleri savunanlar arasında, ortaya çıkıyor.

 

Stedile: Çok ilginç sorularınız için teşekkürler. Sorunlarınızın bizimkilerle ne kadar örtüştüğünü, nasıl da bizim karşılaştığımız ikilemleri yansıttıklarını görmekten gerçekten memnunum. Bu aslında halklarımız arasında ne kadar uyum olduğunu gösterir.

FTAA sorununda: Cheretien’ı deviremediğiniz için üzülmeyin, bununla birlikte birçok Muhafazakardan kurtuldunuz. Bazı kazanımlarımız sadece politik ya da seçimsel olmanın ötesinde ideolojik ve semboliktirler. Küreselleşmenin iyi taraflarından biri zaferlerin çok hızlı bir şekilde çoğalmasıdır. Dolayısıyla moralinizi bozmayın biz Brezilya’da Quebec Zirvesi’nde[ix] olup bitenlerden çok cesaret aldık. Yürüyüşten önce birçok hareket bölündüğü için, sizin faaliyetiniz bugünkü birliğimizin onur kaynağıdır. Kanadalı çiftçilerin genetiği değiştirilmiş ürünlere karşı mücadelesi bize çok ilham verdi. Percy Schmeiser[x] bir kahramandır; ona bir madalya vermelisiniz! Bunlar önemli sembolik zaferlerdir; bunları küçümsemeyin. (alkış)

FTAA’ya gelince, hükümetlerle üç öneri üzerinde çatışma olduğu doğrudur. Büsbütün FTAA olan Yankee görüşü var, daha sonra Arjantin ve Brezilya tarafından desteklenen “açık” FTAA var –gülmeyin gerçekten verdikleri isim bu- ve Yarıküre Birliğinin[xi] temsil ettiği FTAA’ya hayır görüşü var ve ben FTAA’ya karşı sesini yükselten tek hükümetin Venezüela olduğunu düşünüyorum. Küba’nın FTAA görüşmelerinde olmadığını unutmayın.

Açık FTAA Brezilya hükümetinin görüşmeleri kesinlikle ticaret sorunları etrafında yürütme ve ABD’nin masaya yatırmak istediği diğer bütün alanları bir sonraya dek erteleme çabasıdır. Biz [MST’de] bunun potansiyel olarak tehlikeli bir taktik olduğunu söylüyoruz. Şimdiye kadar, Brezilya ticaret yönünden bile ilerleme kaydetmedi çünkü ABD’nin piyasasını Brezilya tarım ürünlerine açmasını beklediklerini söylüyorlar. Politik nedenlerden dolayı, seçim faktöründen ötürü ABD bunu yapmayı reddediyor, fakat biliyorsunuz ki eğer açarlarsa, bu Brezilya’daki küçük üreticilerin sonu olacaktır. Bizim sorunlarımız bu şekilde çözümlenmeyecektir. Yaıküre Birliği’nin hükümetlerin taktikleriyle ilgilenmiyoruz demesinin nedeni budur; FTAA’ya hayır stratejisini tercih ediyoruz. Ancak hükümetlerin tartıştıkları hakkında tam şeffaflığı sürdürmelerini istiyoruz; insanlara yaptıkları her şeyi anlatmalarnı ve sadece tartışmalarını internete koymakla yetinmemelerini istiyoruz. Keza Brezilyalıların sadece yüzde ikisi internete girebiliyor.

Tartışma kitle iletişim medyasında da devam etmeli ve gerçek bir ulusal tartışma olması için televizyonda sürmelidir. FTAA her birimizi etkileyecektir. Bu hükümetin bizim adımıza yapacağı bir şey değildir. Onlara bu yetkiyi vermedik. Bu sorumluluğu onlara havale etmedik. Bütün ülkelerin halklarının bunu tartışması gerektiğine ve halk oylamasında buna karar verme hakları olması gerektiğine inanıyoruz. Hükümetin bizim adımıza karar verme yetkisi yoktur. (alkış)

Tarım sübvansiyonları meselesi büyük bir sorundur ve bunu tartışmaya fazla vaktimiz olmadığı için üzgünüm. Via Campesina seksen yedi ülkeden campesinoları biraraya getiren bir örgüttür; tamamen konsensüs ve birlik temelinde çalışıyoruz.

Bizim ilgilendiren ilk mesele insanlığın hayatta kalması için gerekli olan gıdanın herhangi bir meta gibi görülmemesi gerektiğini ileri süren gıda mücadelesidir. Çok uluslu şirketlerin kârları için gıdamızı metaya dönüştürme hakları yoktur.

İkinci mesele her ülkenin ve hükümetin kendi çiftçisini sübvanse etme ve aile çiftliklerini destekleme hakkına sahip olması, bununla birlikte bu sübvansiyonları ihracat parçalarını desteklemekte kullanmamalarıdır. Bu gerçekten yıkıcıdır; bu haksız rekabettir ve biz buna karşıyız.

Üçüncü mesele ülkelerin gıda bağımsızlığı hakkı olmasıdır ve bu, ülkelerindeki herkesi besleyebilmeleri için insanların örgütlenmesi gerektiği anlamına gelir. Eğer kendi insanlarınızı besleyemezseniz kölesinizdir. İşte 1897’de José Martí’nin bize söylediği buydu. (alkış)

Toplumsal hareketlerin çeşitliliği meselesi de geniş bir konudur ve bütün söyleyebileceğim durumun gerektirdiği birlik düzeyini başaramadığımızdır. Bu birliği ayrıntılı bir ortak politik strateji yoluyla başarabileceğimize inanıyoruz. Sorun 1980’lerde ortaya çıkan ve halen yakamızı bırakmayan ideolojik sorundur. Latin Amerika’da solun ortak projesi yoktur; bu sadece Kanada’nın sorunu değil. Brezilya’da, biz [yani, “sol”] hükümetteyiz ve toplumsal dönüşüm konusunda bir politikamız yok. Gerçek budur. Dolayısıyla bu süreç biraz daha zaman alacak, daha kestirme bir yol yok.

Son olarak, toplumsal hareketler içersindeki farklı mücadele biçimleri arasında gerçekten bir çelişki yoktur. Her toplumsal hareketin kendi taktiği vardır ve bu hareketimizin zenginliğidir. Bazen çatışmacı türde bir protestonun yükseldiği doğrudur. Brezilya’da şöyle bir esprimiz vardır: “Eğer cehennemdeysen Şeytana vurmak biraz pahalıya patlar.”

Toplumsal hareketlerin anlaması gereken asıl şey gücümüzün örgütlü insan sayısından ve onların politik bilincinden geldiğidir. Kaynaklarımızı, insanların yüksek derecede politik netliği lehinde eğitimlerine yatırmamız gerekir. Gerçekten de bu orta vadede büyük güçlere karşı etkili olabilmemizin tek yoludur. Radikalliğimizi eylemlerimizin ne kadar radikal olduğuyla değil, kaç insanı seferber edebildiğimiz ve hareketliliğimizin ne kadar güçlü olduğuyla ölçebiliriz. Ve Latin Amerika’daki solun özelliklerinden biri –Kanadalıları bunun dışında tutacağım çünkü bunun Latin Amerikalıların gerçeği olduğunu biliyorum- grubunuz ne kadar küçükse, retoriğiniz o kadar radikal olma eğilimindedir. Ve burjuvazi bunu bilir. Gerçekte bunun aksinin olması gerektiğini düşünüyoruz. Çok sayıda insanı örgütlüyoruz. Eğer sadece küçük bir grubunuz varsa, sesiniz de küçük olur. Ama arkanızda bir kere büyük bir grubunuz olduğunda burjuvaziyi Miami’ye ve eğer müsadeniz olursa, Quebec’e ihraç edebilirsiniz. (gülüşme, alkış)

Stratejik bakımdan ya alternatifler geliştirme ya da devlete meydan okuma arasında bir ikilik görmüyorum. Kapitalizme karşı durmalı ve karşılaştığımız saldırılara karşı koymalısınız fakat aynı zamanda yerel alternatifler ve yerel dayanışma ekonomileri (bizi bunları böyle adlandırıyoruz) inşa etmelisiniz. Güçlerin birikimi stratejisi bakımından her ikisini de aynı zamanda yapmalısınız.

Eğer somut bir örnek isterseniz, hareketimizde yaptığımız şeylerden biri bizi sömürdükleri Parmalat fabrikasını işgal etmekti: Tüketiciye yükledikleri sütün fiyatını arttıyorlardı. Fakat biz aynı zamanda kendi sütümüzü daha satın alınabilir fiyata satabilelim diye kendi fabrikamızı inşa etmek için halkımızla birlikte çalışıyoruz. Şu anda Parmalat bize otuz sent (10 reyal) ödüyor, fakat daha sonra aynı miktar sütü işledikten sonra, bu fiyatın dört katına satarlar. Üreticilere daha fazla ödenmesi gerektiğini ve bizim futbol takımımızın desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. İşlenmiş süt satabilen kooperatifler örgütlemekteyiz. Otuz sent ödemek yerine kırk ya da elli sent ödüyorlar. Parmalat onu 1.20 dolara satmasına karşın, biz yetmiş sente satarız. Herkes bizim sütümüzü almak ister.

Dinleyici 1 (Phil Stuart):

Değerlendirmenizde neden Küba yer almadı? Neoliberalizme alternatif olarak Küba modelini savunmalıyız.

Dinleyici 2:

Venezüela ve Brezilya arasındaki durum hakkında daha açık bir karşılaştırma yapabilir misiniz? Brezilya’nın sorunu Lula’nın Mesih olmaması ya da yeterince güce sahip olmamasından ziyade politik irade eksikliği gibi görünüyor. Chávez, Lula hükümetinin bir projesi olmadığını ve bunun bir sorun olduğunu ileri sürdüğünde bu noktaya daha da yaklaştı. Diğer yandan Chávez’in bir projesi var.

 

Stedile: Yoldaş, Küba halkının deneyiminden ve dahası ideolojik kriz dönemi sırasında Küba’nın direnişin feneri olduğunu savunmanın gerekliliğinden bahsettiğinde haklıdır. Küba gibi küçük bir ülkenin aleyhte bir güç dengesine sahip olan bir rejime direnebilmesi ilham vericidir. Bu, zor durumda Bush’un saldırılarına pes etmeyebilen Küba halkı arasındaki muazzam birliği gösterir. Dolayısıyla yoldaşa bu noktayı ele aldığı için teşekkür ederim.

Küba halkına nasıl müteşekkir olduğumuzla ilgili size bir örnek vereceğim ve bu, konuşma fırsatı bulduğumda her zaman belirtmeye çalıştığım bir örnektir. Küba’da ücretsiz tıp okuyan elli sekiz yoksul topraksız çiftçi çocuğu var. (alkış) Bu elli sekiz kişiden yirmi altısı siyah. Brezilya’nın elli kamu üniversitesinin hepsinde ve bu elli üniversitenin bütün tıp fakültelerinde, yirmi siyah öğrenci olduğunu sanmıyorum. Brezilya’nın sahip olduğu sadece bu yirmi altı siyah öğrenciyle bile Küba devrimine çok güçlü bir savunma hattı öreceğiz.

Venezüela’nın Brezilya ile karşılaştırılması meselesi iyi bir soru ve temel farkın Venezüela çok yüksek bir örgütlenme düzeyine sahip olmamasına rağmen kitle seferberliğinde bir artışı yaşıyor olmasında yattığını söyleyeceğim. Yine de Venezüela Brezilya’dan farklıdır; bir çok açıdan, Venezüela küçük bir ülkedir ve asıl olarak petrolden geçinir. Bu bağımlılık anlayışına örnek vermek gerekirse, temel gıda maddelerinin yüzde seksen beşini ithal ederler.

Chávez’de gördüğümüz radikalizmin sadece iradesinden kaynaklanmayıp arkasındaki insanlardan ortaya çıktığını düşünmüyorum. Venezüela ekonomik modeli değiştirmenin daha kolay olacağı bir ülkedir çünkü Venezüela’nın kendi petrolü üzerinde tam denetimi vardır. Sadece petrol sanayilerinin işleyiş şeklini demokratikleştirerek ve daha fazla iş yaratarak ve geliri yeniden bölüştürerek bu ülkede büyük bir değişim gerçekleştirebilirler.

Brezilya’nın durumu çok daha karmaşıktır. Bağımlı sanayileşme modeliyle başlayan ekonomik ve sosyal bir krizden ötürü sersemlemiştir. 80’lerde, bu model 90’larda başlayan neoliberal modelle yer değiştirdi ve bu da başarısız oldu. Nüfusun %10’nun yeterli yaşam standartlarına ulaştığı dünyadaki en eşitsiz ülkeyi yarattı. %25 işsizlik var; çalışan insanların %60’ı kayıt dışı sektörde; her gün açlık sınırına yaklaşan kırk dört milyon Brezilyalı var ve beslenmesi kadar beslenemeyen altmış milyon daha var. Brezilya’da dönecek herhangi bir yeri olmayan yüz yirmi milyon yoksul insan var.

Seçimlerde insanlar Lula’yı seçti, fakat gerçekte muhtemelen neoliberalizme karşı oy kullanıyorlardı; pozitif bir programı ifade etmek konusunda televizyon reklamcılığına öncelik veren gringo politik pazarlama stratejilerine dayanan çok depolitize edilmiş bir kampanyaydı.

Bir çeşit dönüm noktasındayız. Aslında, kafalarda uyandırmak istediğim imge daha çok bir trafik çemberidir. Brezilya’da, dolana dolana nereden çıkacağınızı bulmaya çalıştığınız trafik çemberleri vardır. Ulus olarak şu anda bu çemberlerden birindeyiz ve üç çıkış var: Birincisi neoliberalizmle devam etmek, FTAA’ya katılmak, IMF’nin direktiflerini izlemek ve DTÖ’ye katılmaktır. İkinci çıkış borç üzerindeki kâr oranlarını düşürmeyi, olumsuz sonuçları dengelemek için sosyal politikaların uygulanmasını gerektiren yeniden dolanıma girmiş bir neoliberalizmdir, fakat gerçek bir değişim söz konusu değildir. Ve gerçek değişim için üçüncü tali yol halen herhangi bir adı olmayan, ancak bizim “halk projesi” (el projecto popular) diye adlandırabileceğimiz bir model inşa etmektir.

Sorun bu üç alternatife göre hükümet içersindeki bütün politik güçler arasında ayrılık olmasıdır. Neo-liberal bakanlar, tedavüle sokulmuş bakanlar ve popüler bakanlar vardır. Daha da kötüsü PT [İşçi Partisi] içersinde bile ABD’ye seyahat için Monsanto’ya kendilerini satan vekillerin olmasıdır. Bayağı bir fahişelik!

Şu andaki sorun bu üç seçeneğin üç yollu bir engelde olmasıdır. Araba trafik çemberinde dolanmaya devam eder ve çıkışı bulamaz. Çıkışı bulana kadar ne kadar süreceğini bilmeyiz ancak toplumsal hareketler bir araya geldiğinde ve arabayı doğru çıkışa süren güçlü bir kuvvet olduğunda olacaktır diye düşünüyorum. Bu, güç dengesinin sorunu olduğu kadar Lula’nın iradesi sorunu değildir. Biz MST’de eğer insanlar gerçekten dahil edilirse ve halk projesinin arkasında durursa, Lula’dan bağımsız gerçek bir sol oluşturabileceğimize inanıyoruz.

Dinleyici 1: Lula hükümetinde gerçek bir tarım reformu olasılığı nedir?

Dinleyici 2: Bütün gücü elinde bulunduran politik sektörde MST’nin temsiliyeti nedir?

 

Stedile: İkinci soruyla başlarsak: Güçler dengesine meselesine basitçe parlamentoda kaç tane üyeye sahip olunduğu, sadece kaç tane belediye başkanına ya da müsteşara sahip olunduğu şeklinde bakmadığımızı söylemek isterim. Gruplarımız ofise otuz insanı doğrudan MST baskısıyla yerleştirir ve bu bizim gücümüzdür. Ancak bizim istediğimiz değişimlerin politik büroyu zapt eden insanlarla oluşturulmayacağı malumunuzdur. (alkış)

Bu mücadelenin ortaya çıktığı, yasal alanı içeren alanlara değer vermediğimiz anlamına gelmez, ancak bizim önceliğimiz insanları taban örgütlerinde örgütlemektir.

Tarım reformunun olacağı gerçek fırsata gelince, bunun güç dengesiyle çok alakası vardır. Lula’nın seçilmesiyle çok şey değişti. Daha önce, Kilise dışında bütün iktidar odakları, birçok büyük güç bize karşıydı. Şimdi Lula hükümeti ve kilise var, ancak bütün kurumları ya da hukuki branş, yasa çıkaran kol ve polis gibi burjuvazinin egemenliğini içeren büyük toprak sahipleri ve devlet aygıtı halen bize karşı.

Bir tarım reformu gerçekleştirmenin mümkün olduğunu düşünüyoruz çünkü Brezilya’nın kırlarında eşitsizlikler çok derindir. Brezilya toplumunu bir piramit olarak düşünün. En üstte ülkenin tarımsal toprağının yaklaşık yüzde ellisini kapsayan çiftliklerin iki milyon hektardan daha fazlasına sahip olan yirmi altı bin toprak sahibi vardır. Ve aşağıda 4.8 milyon topraksız ailemiz var. Dolayısıyla insanlar tarım reformunun sadece yukarıdaki insanları etkileyeceğini ve bu toprakları dağıtarak piramidi yerle bir edebileceğimizi böylece kübe benzeyeceği anlıyor.

Reformun hızı toplumsal hareketlerin hükümete baskı yapmasına bağlı olacaktır. Şu anda yol boyunca bu siyah çadırlarda kamp yapan iki yüz bin köylü aile var ve bunlar hükümete çok baskı yapıyorlar. Hükümetin en azından bir milyon ailenin yerleşmesine imkan tanıyacak tarım reformu tasarısını sunmasını beklerken ailelerin yılın sonuna kadar harekete geçmesi için zorlayacaklarını umuyoruz. Buradan ilerleme kaydetmeye ve güçleri biriktirmeye devam edeceğiz.

Teşekkürler

İng.Çeviren: Akın Sarı


[1] Kuzey Amerika’da yaşayan yabancılar için kullanılan küçümseyici ifade (ç.n).


[i] Davos dünyadaki şirketlerin ve siyasal elitin “Dünya Ekonomik Forumu” bayrağı altındaki yıllık toplanma yeridir.

[ii] Washington Konsensüsü 1980’lerin sonlarında Washington merkezli Uluslararası Finansal Kurumlar’ın hazırladığı bir siyaset gündemi hakkındadır. Konsensüs esasında Latin Amerika’daki ülkelere yönelikti, konsensüs borçlu ülkelerin deregülasyon, özelleştirme, ticaretin serbestleşmesi, vergi reformu, kambiyo ve faiz oranının sabitlenmesini içeren neo-liberal reformlardan oluşan bir paket benimsenmesini savunur.

[iii] Pat Mooney, tarımsal çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesine adanmış ve kırsal topluluklara faydalı teknolojilerin toplumsal olarak gelişiminden sorumlu olan Winnipeg merkezli sivil toplum örgütü Uluslararası Tarımsal Gelişim Kurumu’nun (RAFI) idari direktörüdür.

[iv] Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Eylül 2003’de Meksika, Cancún’da toplandı. Brezilya diğer gelişmekte olan yirmi ülkeyle birlikte Dörtlü ülkelerin (ABD, Kanada, AB ve Japonya) uyuşmazlığı sırasında protesto ile ayrıldığında konuşmalar sonuçsuz kaldı.

[v] Hugo Chávez 1998’de çoğunluk oyu alarak Venezüela’da Başkan seçildi. Chávez yoksullar ve işçi sınıfı arasında geniş bir taban desteğiyle ilerici politika ve ekonomik reformları harekete geçirdi. Ekvador, tıpkı 2003’de neo-liberal bir başkanın iktidardan düşürüldüğü Bolivya gibi, kitlesel köylü ve yerli hareketlerinin doğuşuna tanık oldu. Arjantinliler yıkıcı ekonomik çöküş üzerine öfke içersinde beş başkanı yerinden etti. 2003’de, Peru hükümeti kitlesel protestolar ve genel grevle sallandı.

[vi] Ekvador’un 24 Kasım başkanlık seçimlerinde emekli albay, milyarder sağcı-popülist Álvaro Noboa’yı yenilgiye uğrattı. Gutiérrez Yurtsever Toplum Partisi/Pachakutik ittifakının popülist merkez-sol adayı olarak katıldı. Bakınız “Ekvador Seçimleri,” Kuzey Amerika NACLA raporu [http: http://www.nacla.org/bodies/body46.php%5D

[vii] Küçük toprak sahibi ya da tarım işçisine tekabül ediyor.

[viii] İşçi Partisi’nin (PT) lideri Luiz Ignacio Lula Da Silva 2002’nin sonunda Brezilya’nın başkanı seçildi.

[ix] Quebec Zirvesi Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (FTAA) üzerine görüşmeleri ilerletme maksadıyla Kuzey Amerika’da otuz dört ülkenin liderlerini biraraya getirdi. Toplantılarına polisin ve göz yaşartıcı gazın isyanla karşılandığı Quebec sokaklarında yürüyen seksen bin öğrenci ve sendikacı karşı çıktı.

[x] Percy Schmeiser Konala tarlaları Monsanto’nun Hazır Konalasıyla tahrip olan Bruno, Saskatchewan, Kanada’dan bir çiftçidir. Schmeiser sonradan özel mülkiyet haklarını ihlâl ettiği iddiasıyla Monsanto tarafından mahkeyemeye verildi. Bakınız http://www.percyschmeiser.org

[xi] Yarıküre Sosyal Birliği 1997’de Belo Horizonte, Brezilya’da oluşturuldu. toplumsal hareketleri güçlendirmeyi, FTAA’yı yenilgiye uğratmayı ve ilerici alternatifler geliştirmeyi amaçlayan, Kuzey Amerika’da elli milyon insanı temsil eden toplumsal hareketler ve sendikalardan meydana gelen birlik.

Bu yazı SOYKÜTÜK içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s