Harry Cleaver: Marksist Teoride Sınıf Perspektifinin Alt Üst Oluşu: Değerlenmeden Kendini Değerli Kılmaya

Harry Cleaver

Kapitalizmin toplumsal ilişkilerinin çeşitli yönlerine dair farklı teoriler farklı bakış açılarından kavrayışlar sağlar. Marksist terimlerle ifade edilecek olursa, herhangi bir teorinin faydası bu ilişkilerin kavrandığı belirli sınıf perspektifi anlayışına dayanır. Belirli bir teori birçok farklı kapitalist ya da işçi sınıfı bakış açısını ifade edebilir. Bir teorinin sınıf ilişkisinin hangi yönleriyle haşır neşir olduğunu, bunlara nasıl yaklaştığını anlamak konusunda ve dolayısıyla onu faydalı görme biçimlerinde anlaşmak zorunda değiliz. Bu denemede asıl kaygım işçi sınıfı mücadelesinin pozitif içeriği üzerine, yani insanların salt kapitalizme direnişin ötesinde alternatif varoluş yollarının öz-oluşumu yönünde adımlar attığı çeşitli yollar üzerine, bazı son dönem çalışmalara dair incelemede bulunmaktır. Bu incelemeye yöntemsel bir giriş olarak öncelikle iktisat teorisine atfedilen sınıf perspektifi meselesini ve daha sonra II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan Marksizminden bir örnekle Marksist teori içersindeki sınıf perspektifinin alt üst edilmesi sorununu tartışıyorum.

Teori ve Sınıf Perspektifi

 

 

 

Örneğin, neo-klasik iktisat teorisinin sınıf perspektifi oldukça açıktır. Tahmin, manipülasyon ve meşrulaştırma maksadıyla kapitalizmin yöneticileri ve savunucularına faydasını mümkün mertebe arttırmak için geliştirilmiştir. Bir kere bunu gördüğümüzde, neoklasik mikro ekonomi teorisinin piyasalarla, şirketlerin, tüketicilerin ve işçilerin karar alımıyla ilgili uğraşısının yanı sıra teorinin kapitalizmin bu yönleriyle uğraşıdaki özgül biçimlerini anlamak da kolaylaşır. Neoklasik şirket teorisi özellikle kâr edinme davranış süreçleri ve sonuçlarını anlamayı sağlamanın yanı sıra kârın azamileştirilmesi, marjinal maliyetlerin ve marjinal gelirlerin eşitlenmesi veya finansör fiyatlarının marjinal üretkenliklerine eşit ayarlanmasında ana esaslar sağlamak için incelikle işlenmiştir. Aynı zamanda, bu teori kâr davranışının gerektirdiği sömürünün antagonist sınıf ilişkilerini gizleyerek, bu davranışı meşrulaştırma yolu olarak kurulur. Bu tür bir teorinin yöntemlerini ve maksatlarını anladıktan sonra, hem burjuvazinin hem de iktisatçıların ticari ve ideolojik pratiklerini anlamak için kullanabiliriz. Kapitalizme karşı işçi mücadelelerine katılmış olanlar böyle bir teoriyi karşı tarafın nasıl düşündüğü, plan yaptığı ve diğerlerine karşı eylemlerini nasıl mazur gösterdiğini anlamak için incelenebilir. Sermaye yöneticilerinin ve onların iktisatçılarının denetimlerini sürdürme ve genişletme çabalarında, bir kaide olarak, epeyce ciddi oldukları düşünüldüğünde, neoklasik teoriyi incelemek onların amaçlarını, yöntemlerini ve stratejilerini anlamayı kolaylaştırır; keza bu sınıf mücadelesinde işçilerin kendi eylemlerini değerlendirmelerine yardım edebilecek anlayıştır.[1]

Marksist teori ve onun kategorileri aynı zamanda kapitalizm içersindeki toplumsal ilişkilerin anlaşılması için de kavramsal bir aygıt sağlar. Bu aygıtın kapitalist topluma karşı mücadele edenler için yararlı olduğu kanıtlanmıştır zira somut egemenlik mekanizmalarını diğer başka eleştirel teorilerden daha açıklıkla açıklamanın yanı sıra bu mekanizmaları berraklaştırır ve böylece kapitalizme karşı koyma ve onunla uğraşma kolaylaşır. Örneğin, neoklasik şirket teorisi sömürü kavramını kendine özgü bir hadiseye hapsederken Marksist teori kapitalistler ve işçiler arasındaki bütün yeniden üretilebilir ilişkilerin antagonizma ve sömürüyü gerektirdiğini gösterir ve daha sonra sömürünün örgütlendiği özgül mekanizmaları (ücret yapısı, iş bölümü, mutlak ve nispi artı değer vb.) ayrıntılandırmayı sürdürür.

Kapitalist yöneticiler, elbette, bu sömürü mekanizmalarıyla işbirliği yapan bütün maddi olayların fevkalade farkındadır. Zaman ve parça ücretlerini indirerek, işçileri birbirine düşürecek şekilde üretimi örgütleyerek, çalışma gününün uzunluğunu arttırarak ya da ücret artışını sınırlarken üretkenliği arttırarak kârları geliştirebileceklerini bilirler. Ancak neoklasik teori, Marksist teorinin aksine, bu ilişkilerin özünü ve böylece teorinin hizmetlerini muhafaza ederken bunların antagonizmasını gizler. Örneğin, ücretin marjinal üretkenlikle eşitlenmesi nispi artı değerin sömürücü soyunu garantileyen bir oranlamadan ziyade sadece kârları azamileştirmek için gerekli teknik bir etkinlik durumu olarak sunulur.

Nispi artı değer teorisi ve optimal faktör fiyatlandırma teorisi bu nedenle tamamen aynı fenomen üzerine iki farklı sınıf perspektifini ifade eder. Neoklasik teori bir biçimde bu aracı bir egemenlik silahı yapan antagonizmaları gizleyerek yöneticilere bir karar alım aracı sağlar. Öte yandan Marksizm işçilerin egemenlik mekanizmasını tanıması ve böylece ona karşı koymak ya da altını oymak yönündeki stratejiler hakkında net bir şekilde düşünmesi için, bu kamuflajı delip geçmesini sağlayan kavramsal bir çerçeve sağlar.

Marksist Teoride Sınıf Perspektifinin Alt Oluşu

Bununla birlikte birçok Marksist teori, tam olarak böyle açık bir tarzla egemenlik mekanizmalarını nitelendirdiği ölçüde, iki çeşit analizi sonuna kadar götürmeyerek az gelişmiş kalır: birincisi, yukarıda tartışılandan bir nebze farklı bir çeşidin sınıf perspektifinin tersine çevrilmesi ve ikincisi, egemenliğe karşı mücadelelerin analizi.

Kafamda Marx’ın artı değer analizinde kullandığı sınıf perspektifinin alt üst oluş türü var. Sermayenin bakış açısından, artı değer öncelikle “kâr” olarak, yani kapitalist yatırımla ilişkide, var olur. Kapitalistler her şeyden önce artı değerle ilgilenirler, yani mutlak miktarı bakımından daha çok onu üretmek için gerekli yatırım miktarıyla ilişkili yeterliliğine, bir başka deyişle kâr oranına s/(c+v) değer biçerler. Eğer kâr oranı etkinliğin bir başka alanında bundan daha az ise, kapitalistlerin soyut ifadelerle mevcut artı değerleri büyük olsa bile, yatırımlarını değiştirmeye meylederler.

Bununla birlikte, işçi sınıfının bakış açısından artı değer meselelerinin temeli başka bir yerdedir. Öncelikle, bunlardan çıkarılan artı emek zamanın mutlak miktarı büyük önem taşır çünkü bu sermayeye teslim ettikleri yaşam süresinin bir kısmını ölçer. İkincisi, işçiler açısından artı değerin nispi boyutunun nispi ölçümü kâr oranından ziyade sömürü oranıdır: s/v, zamanın sermayeye teslim edildiği yer işçilerin ihtiyaçlarının karşılanmasıyla genişletilen zamanla karşılaştırılır. Artı değer üzerine bu işçi sınıfı perspektifi kârla birlikte hem iş dünyasında hem de burjuva iktisat bilimi dünyasında kapitalist kaygının ardına gizlenir. Artı değerin kavramsallaştırılmasında bu her iki Marksist yol, genel olarak, bir işçi sınıfı perspektifini ifade ederler. Bununla birlikte, artı değer kavramı ve kâr olarak artı değer kavramı açık bir şekilde farklı ve zıt kaygıları ve sınıf çıkarlarını ifade eder.

Artı değere karşı işçi sınıfı mücadelesini düşündüğümüzde, ister (mutlak artı değeri budayan) iş gününü kısaltma mücadelesi olsun ister (nispi artı değeri budayan) iş gücü değerini arttırma mücadelesi olsun, her şeyden önce, sömürü oranında bir düşüşü düşünürüz. Kapitalist artı değeri genişletme çabalarını düşündüğümüzde, öncelikle kâr oranında bir artışı düşündüklerini biliriz. Bu yüzden, Marksist teorinin bu iki momentinde kapitalizmi işçi sınıfının bakış açısından anlamaya çalışan kapsamlı bir teorik yaklaşım içersinde sınıf perspektifinin bir çeşit terse çevirilmesini görebiliriz.

Marx kapitalist toplum teorisinin en genel düzeyinde, birçok Marksist’e karşın, analizinin her iki yanını geliştirmede nadiren başarısız oldu. Hemen hemen her defasında kapitalizme dair temel görüşü, iki öznenin birbiriyle karşı karşıya geldiği ve egemen olma çabasının her zaman direniş ve özgürlük mücadelesiyle karşılandığı antagonist bir sınıf mücadelesi toplumu olarak kaldı. Komünist Manifesto’dan Grundrisse ve Kapital yoluyla daha sonraki yazılarına kadar, geçici egemen bir kapitalist özne ile mücadele eden, potansiyel olarak muzaffer bir işçi sınıfı arasındaki antagonist karşıtlığın mükerrer ifadelerini bulmak hiç de zor değildir. Bu karşıtlık Marx’ın devrim ve özgürleşme teorisinin, kapitalizmin ötesine geçme olasılıklarının merkezindeydi ve bu onun teorisinin ayrıntılarında sık sık ifade edilir. Bazen, yine de, bu egemenlik ve mücadele ilişkilerine dair teorik anlayışını geliştirirken, kendisini takip eden birçok Marksist gibi Marx da, teorik bir düzeyde, artı değer ve kâr olarak artı değerde somutlaşan ikili perspektif türünü geliştirmede başarısız olduğu egemenlik mekanizmalarını anlamak ve ortaya koymakla oldukça ilgilendi. Bu tür bir olgunlaşmanın ıskalanması onu anlamanın hem aydınlatıcı hem de faydalı olduğunu çoğu kez kanıtlamıştır.

Marx’ın yazılarının bununla da ilintili ikinci başarısızlığı egemenliğin tarihsel analizinin bu mekanizmaların egemen olmak için tasarlandığı mücadelenin analiziyle tamamlanmamasıyla ortaya çıktı. Bu yüzden, yazılarının göz ardı edilemez bir bölümü en iyi olasılıkla kendisinin özen gösterdiği işçi mücadelelerinden daha ziyade kapitalistlerin entrikalarıyla ilgili olacaktır. Bu tarz bir dengesizlik örneği meseleyi aydınlatmak için kâfi olmalıdır. Marx’ın Kapital’de ilksel birikim analizi, üretim araçlarının temellüğü (bölüm 27) ve temellük edilene karşı kanlı kanunlar (bölüm 28) tartışması bu amaçlara erişmek için kullanılan önlemlerin sertliği üzerinde uzun uzadıya durur, ancak güç bela insanların bu önlemlere karşı direndiği mücadelelere değinir. Bununla birlikte ancak bu direnişin temelleri ve nüvelerinin analizi hem şiddeti hem kullanılan önlemler modelini açıklayıp benzer doğaya sahip daha çağdaş mücadeleler için dersler verebilir.[2]

Marx’ın Kapital’in 10.bölümünde, iş gününün uzatılması ve kısaltılması üzerine mücadeleler hakkındaki tartışmasında her iki tarafı da analiz eden çatışma biçimlerine nasıl yaklaştığını gösteren net bir karşı-örnek vardır. Burada, Marx’ın analizi gerek teorik düzeyde gerek tarih analizinde çok daha bütünlüklü olarak geliştirilir. İş gününün uzunluğu üzerine mücadeleler hem işçilerin sömürülerini azaltma çabaları bakımından hem de sermayenin kendi kârlarını genişletme veya savunma çabaları bakımından analiz edilir.[3] Ne yazık ki, bu tartışma kapitalistlerin egemen olma çabaları ve işçi sınıfının buna karşı mücadeleleri arasında gösterdiği dengede neredeyse, hem teorik hem de tarihsel düzeylerde, hiç destek görmez. Sonuçta, Marksist teoriyi işçilerin sermayeye karşı mücadelesinde bir silah olarak görenler, (zira neoklasik iktisat teorisi kapitalistlerin elinde bir silahtır) Marx’ın işçi sınıfı mücadelesi analizinin teorik ve politik imalarını tam olarak kavramak için, belirli konular üzerine Marksist teorinin (ve tarihin) sınıf perspektifinin bu ikinci çeşit ters yüz oluşuna dair olası teorik etkilerini geliştirerek, Marx’ın analizini tamamlama ihtiyacıyla karşı karşıya kaldılar.

“Sermayenin Bileşimi”nden “Sınıf Bileşimi”ne

Bu tür bir alt üst oluşa en iyi örneklerden biri, 1960’ların başında Marx’ın teknolojik değişim ve sermayenin bileşimi kavramları konusunda Raniero Panzieri, Mario Tronti ve diğer İtalyan Yeni Solu’nun çabaları oldu. Kapital’in birinci cildinde ayrıntılı bir şekilde tasarlandığı gibi, Marx’ın teknolojik değişim teorisi egemenliğin anahtar bir mekanizmasına odaklanmak için Marx’ın değer emek teorisini kullanarak -örneğin etkinlik bakımından Adam Smith’in iş bölümüne dair analizinde ifade edildiği şekilde- sermayenin kendi anlayışını yeniden gözden geçirir: canlı emeğin tahakkümü için sabit sermayenin kullanımı. Marx’ın teorisinin merkezi kavramları üç taneydi: sermayenin teknik bileşimi, sermayenin değer bileşimi ve sermayenin organik bileşimi.[4] Sermayenin teknik bileşimi bir üretim sürecinin gerektirdiği demirbaş eşya, makineler, ham maddeler ve emeğin tikel maddi biçimlenimini gösteriyordu. Bu sürecin yeniden örgütlenmesini yükselten her türlü üretkenlik sabit sermayenin (belirli bir emek gücü yoluyla) artan şekilde kullanımını gerektirdiğinde sermayenin teknik bileşiminde bir “artış” meydana gelir. Bu tür bir değişimin temsiline karşı olağan neoklasik iktisat karşılığı sermaye/emek oranında bir artıştır.[5] Sermayenin teknik bileşimindeki bir değişim sadece ve sadece üretimin yeniden biçimlenimine işaret eden teknik bir kavram olarak belirir.

Değer terimleriyle bu değişimi tartışmak için Marx tamamlayıcı olarak sermayenin “değer” ve “organik” bileşimleri kavramlarını ortaya attı. Her iki durumda da demirbaş eşya, makineler ve ham maddeler değerleriyle birleştirilir, sabit sermaye olarak görünür ve kullanılan emek kendi değeriyle birleştirilir ve değişken sermaye olarak belirir. Her iki durumda ikisinin oranı c/v olarak ifade edilebilir. Değer ve organik bileşimler arasındaki ayrım Marx’ın, teknik bileşimdeki değişimlerle alakasız sabit ve değişken sermayenin değerindeki değişimlerle ve yalnızca teknik bileşimdeki değişimlerden ötürü c/v’deki değişimleri ayırma arzusunda yatar. Bu yüzden c/v, teknik bileşime atıf gerekli ve arzulanır olmadığında “değer” bileşimi olarak adlandırılır, ancak bu tür bir atıf gerekli ve arzulanır olduğunda “organik” bileşim olarak adlandırılır. Nitekim değer bileşimi (c/v), ekmeğin değerini düşüren olağanüstü verimli bir mahsul ve iyi havaya bağlı emek gücünün değerindeki bir düşüşten dolayı yükselebilir. Marx sermayenin organik bileşiminde bir artışa, yalnızca c/v’de emek üretkenliğini arttıran yeni bir demirbaşın ya da makinelerin girişinden kaynaklı bir artışa işaret eder.[6] Bu kavram teknolojik değişimin yanı sıra Marx’ın sermayenin bir eğilimi olarak gördüğü daha az kontrol edilebilen işçilerin yerini alacak kontrol edilebilir makinelerle ilgili uzun vadede sonuçları bakımından Marx’ın analizinde merkezi bir kavram olur. Bu analiz işçilerin yerinden edilmesine yol açan sermayenin organik bileşiminde bir artış, sistematik krizler ve işsizlikte artış eğilimiyle ilgilidir.

Yıllar içersinde haklı gerekçelerle Marksist iktisatçılardan çok ilgi gören bu kavramlar, özellikle emeğin yerinden edilmesi ve kriz meseleleriyle alakalıdır. Sermayenin emeği yerinden etme ve işsiz işçilerden bir yedek ordu yaratma eğilimi çoğu pratikçi arasında Marksist teorinin parçası olarak genel kabul gördü. Öte yandan, sermayenin organik bileşiminin evrimiyle meşguliyet, Marksistler arasında sonsuz gibi görünen kâr oranının düşme eğilimi ve onun kapitalist krizle ilişkisinin anlamı ve önemi tartışmalarının merkezinde oldu.

Bununla birlikte, Marx’ın bu meselelere yaklaşımındaki sınırlarının tanınması, savaş sonrası İtalyan endüstrisinin modernleşmesi boyunca teknolojik değişimlerin başlamasıyla işçi sınıfı mücadelelerin ortasında doğdu. İtalyan işçilerin, kendilerinin işbirliğine gitmesini gerektiren bir kalkınma modeli olarak İtalyan Komünist Partisi’nin (PCI) modernleşme görüşünü şiddetle reddetmeleri, Raniero Panzieri gibi bazı İtalyan Marksistlerini Marx’ın analizini yeniden incelemeye sevk etti. Bu yeniden inceleme boyunca, PCI ve onun teorisyenlerinin hafife aldığı, yani işçi sınıfını kontrol etmek ve egemen olmak için makinelerin kapitalist kullanımı, söz konusu değişime karşı bir sınıf önyargısını yeniden keşfettiler.[7] PCI böyle bir değişimin pozitif yararlarını –üretkenliği arttırmak suretiyle ücretlerin artma olasılığı- vurgulamasına karşın, sermayenin organik bileşimindeki artışın sömürüyü arttırmak için sermaye tarafından kullanıldığını görmezden geliyor ve işçilerin görece gücünü zayıflatıyorlardı. İşçiler, elbette, bunu ve kendi deneyimleri arasındaki boşluğu çok açık bir şekilde gördü ve böyle bir değişimden önce PCI’nın keyfi yanıtları onları kızdırmak için yeterliydi. Panzieri ve meslektaşlarının çalışması bu öfkeye teorik bir ifade kazandırdı.

Bu çalışma teori bakımından daha derin, daha ayrıntılı analizlerin yanı sıra endüstriyel üretim süreçlerindeki güncel değişimleri ve bunların işçilerin gücü meselesiyle ilişkilerine imkân tanıdı.[8] Vurgulamak istediğim teorik ve politik alt üst oluşa yol açan bu çalışmaydı. Marx’ın çalışması sermayenin organik bileşimindeki bir artışın nasıl nispi artı değerin gerçekleşmesinde bir araç olduğuna odaklanırken, İtalyan teorisyenler bunu Marx’ın yakından ilişkili iş bölümü incelemesiyle bağlantılandırdı ve Marx’ın kendi çalışmasından yeni çıkarsamalarda bulundu. Şunu ileri sürüyorlardı: Eğer Marx belirli bir iş bölümünün her zaman kapitalist kontrolün bir aracı olduğunu fark ettiyse, keza öyledir, o zaman bu bölünmedeki herhangi bir değişimin kontrol yapısında da etkisi olacağını kabul etmeliyiz. Üstelik, Marx’ın teknolojik değişimin çoğunlukla işçi mücadelelerine yanıt olarak[9] ortaya konduğu savı yalnızca mevcut iş bölümü içersinde inşa edilen kontrol yapısındaki aksaklığa bir yanıt olarak yorumlanamaz, fakat aynı zamanda kontrolü restore etmeyi hedefleyen yeni bir iş bölümünün başlangıcı olarak görülebilir.

Bu şekilde, teknolojik değişimin incelemesinde ilgi, icattan işçilerin bir mekanizmayı alt ettiği ve kapitalistlerin yeni bir teknolojiyle karşılık verdiği sınıf mücadelesinin dinamikleri uyarınca kapitalist egemenliğin araçlarına yöneldi. Bu inceleme böylece teknolojik değişimlerin sınıf güçlerinin değişen dengesi içersinde bir moment olarak incelenmesinde bir dizi yeni kavrama yol açtı: sınıf bileşimi, politik yeniden bileşim ve bileşimin çözülmesi.[10] Marx’ın “sermayenin bileşimi” kavramıyla, bu İtalyan teorisyenler “sınıf bileşimi”ni yan yana getirdiler. Her iki kavram da aynı olguya atıfta bulunur: üretim süreçlerinin örgütlenmesi, ancak Marx’ın kavramında vurgu sabit sermaye yoluyla değişken sermayenin tam egemenliği üzerinde olmasına karşın, “sınıf bileşimi” kavramı tikel bir sabit ve değişken sermaye örgütlenmesiyle bağdaştırılan iş bölümü içersindeki sınıf iktidarı yapısının dağınık bir resmini içerir. Ayrıca, burada “sınıf iktidarı” kavramı egemenlik açısından sadece sermayenin iktidarıyla değil fakat aynı zamanda işçiler arasında sınıf içi güç dağılımıyla doğrudan bağlantılı olan işçilerin direnme gücüyle bağdaştırılır. Bütün iş bölümlerinin bir çeşit sınıf içi hiyerarşik güç dağılımını –genellikle bir ücret hiyerarşiyle bağlanan- içerdiğine işaret edildi. Böylece “sınıf bileşimi”ne bu geçiş Marksistlerin daima “sermayenin bileşimi” kavramıyla bağdaştırdıklarından çok daha karmaşık bir sınıf güçleri analizine kapı araladı. Bu Marksist teorinin hem teorik hem de politik olarak zenginleşmesiydi.[11]

Bu teknoloji ve iş bölümündeki bütün önemli değişim dinamikleriyle uğraşmak için geliştirilen “politik yeniden bileşim” ve “bileşimin çözülüşü” kavramları açısından çok daha gerçektir. Sermayenin bir “sınıf bileşimi”, yani birikimi garantilemesi için işçi sınıfı üzerinde yeterli kontrol sağlayan sınıf içi gücün dağılımını, bulmaya çalıştığı söylenebilse de, işçilerin mücadelesinin aralıksız olarak bu tür kontrollerin altını oyduğu ve böylece bu tür bir sınıf bileşiminin etkinliğini (sermayenin bakış açısından) parçaladığı da bir gerçektir. Bu tür bir kopuş sadece işçiler kendi aralarında sınıf düşmanlarına karşı kolektif güç ilişkileri içersinde değişimi başarmanın bir yolu olarak güç dağılımını ve yapıları yeniden oluşturabildikleri ölçüde meydana gelir. Dolayısıyla bu tür değişimleri sağlayan mücadeleler sınıf ilişkilerinin “politik bir yeniden bileşim”ine –sınıf içi güç yapılarının ve “politik” olanın “yeniden bileşimi” zira bu sonradan sınıf içi ilişkileri değiştirir- neden olur.

Sermaye kontrolünün, onun bazı belirli egemenlik mekanizmalarının biçimleniminin, üstesinden gelinmesine yanıt olarak, sermaye (yani, üretimin yöneticileri) işçilerin kendi aralarında kurulan yeni ilişkileri “çözmeye” çalışmalı ve bir takım yeni, kontrol edilebilir sınıf bileşimleri yaratmalıdır. Yeni teknolojilerin girişi, makineler ve işçilerin yeni örgütlenmeleri, eğer başarılıysa, işçi mücadelelerinin zayıflatılması ve bir kez daha emek gücü durumuna indirgenmeleriyle sonuçlanır. Ancak yeni “sınıf bileşimi” her ne olursa olsun, sadece daha ileri çatışmalar için temel olur çünkü sınıf antagonizması yalnızca idare edilebilir; ancak yok edilemez. Bu yüzden, biri statik ikisi dinamik, bu üç yeni kavram, “sınıf mücadelesi döngüleri” olarak adlandırılan analize kılavuzluk eder. Bu tür bir döngüde, düzelme işçiler yoluyla politik bir yeniden bileşim dönemini gerektirir. Ve her ne kadar çok işçi kazansa da kaybetse de, daralma sermayenin toplumun bütünlüklü idaresini devam ettirmesi için yeterli kontrolü yeniden oluşturduğu sınıf bileşiminin çözülüş sürecini gerektirir.[12] Politik yeniden bileşim kavramı teorik olarak teknolojik değişimin kalbindeki işçi sınıfı mücadelesinin merkezi rolünü ifade eder ve sınıf bileşimi ve bileşimin çözülüşü, otonom olarak aktif ve karşıt tarihsel özneyle başa çıkmada sermayenin çabaları bakımından teknolojik egemenlik meselesinin yeniden düşünülmesi için araçlar sağlar. Bu kavramlar Marx’ın analizini hem tamamlar hem de genişletir. İtalya’da CPI tarzı Marksizmin hegemonyasına teorik ve politik bir meydan okuma oluşturmakla kalmayıp daha da önemlisi İtalyan Yeni Solu’na, ve daha sonra başka yerlerdeki mücadelelere, kısmi modellerle birlikte doğrudan işçi mücadelelerinin gelişimine uyan politik olarak faydalı bir gündem de sağladılar.

İtalya’da sınıf mücadelelerinin gelişimiyle birlikte –özellikle öğrenci, daha sonra kadın hareketi ve genel olarak toplumsal çatışmaların yükselişiyle birlikte- bu yeni kavramlar dar bir şekilde tanımlanan üretim alanının analizinden kapitalist toplumun bütününün çok daha geniş bir analizine genişletildi. Bu tür bir genişlemenin teorik temelleri, toplumu bir “toplumsal fabrika”ya dönüştürmek için sermayenin egemenliğini fabrikadan toplumun geri kalanına genişletme eğiliminde olduğunu söyleyen Mario Tronti’nin analizinde bulunur.[13] Eğer bu tür teorik anlayışlar “yedek ordu”nun gerçekte yedek olmadığını fakat bizzat sermayenin dolaşımı ve yeniden üretimine (ve dolayısıyla işçi sınıfının bir kısmını) koşulduğunu göstermişse, “ücretlendirilmemiş” öğrencilerin ve ev kadınlarının başkaldıran öz-eylemliliği de onların işçi sınıfının kendinde ayrılmaz parçaları olduğunu ve sınıf bileşimi analizinin işçi sınıfının bütününü kapsaması gerektiğini İtalyan Yeni Solu’na öğretmiştir.[14] İşçi sınıfının politik yeniden bileşimi bu yüzden fabrikadaki ücretli işçiler arasındaki gücün dağılımı içersindeki değişimlerin yanı sıra ücretlendirilmemişler arasındaki ve ücretli ile ücretlendirilmemiş olanlar arasındaki ilişkilerdeki değişimleri de içerir.[15]

Bu örneği akılda tutarak, Marx’ın eşitsiz bir şekilde geliştirmeden bıraktığı teorinin tam gelişimi için gerekli teorik-politik alt üst oluşa ihtiyaç duyduğumuz ve son dönemlerde bu yönde gelişmeler kaydettiğimiz, teorinin bir başka alanını incelemeye geçmek istiyorum. Marksist teorinin bu ikinci alanı “değerlenme” kavramı etrafındadır.

Yabancılaşma Yoluyla Değerlenmeden Değersizleşmeye  

Marx’ın değerlendirme teorisi onun kapitalizm teorisinin özüdür. “Değerlenme” [Verwertung] sermayenin insanları çalıştırabilmenin yanı sıra böyle yaparak bir şekilde daha büyük ölçekte bu sürecin tekrarlanabildiği karmaşık süreci de tanımlar. Teknik olarak, değerlenme Marx’ın üretken sermaye çemberine dahil edilen bütün basamakları kapsar: insanların yaşamak için kendi ihtiyaçlarını aşan ürünler üreterek çalıştırıldığı üretim süreci, kapitalist artı değerin gerçekleşmesine fırsat tanıyan fiyatlara bu ürünlerin satışı ve son olarak bu artı değerin yeniden yatırımı o derecedir ki insanlar bir kez daha işe koşulacaktır. Bu süreci sınıflandırmak için “değerlenme” sermayenin üretken insan etkinliğinin çeşitliliğini tek bir toplumsal kontrol mekanizmasına indirgeyerek başardığı devasa dönüşümü vurgular. Marx’ın “değer” bakımından bu süreci analizi esas itibariyle sermayenin bakış açısından bu sürece dahil edilen üretim faaliyetlerinin farklılaşmamış benzerliğini yakalar. Ne tür üretime girişildiği, ne tür bir işin yapıldığı, satışı yeni baştan başlamasını mümkün kılan yeterli artı değeri gerçekleştiren bir ürün ürettiği sürece hiç fark etmez.

Bu farklılaşmamış benzerlik sadece soyut emek kavramı ve kontrol edilen emek türüne kapitalistlerin ilgisizliği olarak değil, aynı zamanda bunları üreten hem ürünlerde hem de emek arasında nitel eşdeğerliği doğrudan sembolize eden para biçiminde ve özgün iş çeşidini yenilemekte ya da diğer bazı emek biçimlerine (eğer daha kârlıysa) hâkim olmakta kullanılabilen gelecek emek-para üzerindeki para hükmü biçimi olan kâr yoluyla da görülebilir. Emek değer teorisi bu suretle işe ve toplumda işin anlamına dair sermayenin görüşünün teorik bir ifadesidir. Ancak, diğer teorilerin aksine, kendi mecrasında sermayenin perspektifini de açıklayan neoklasikler gibi, emek değer teorisi kapitalist komutanın yabancılaştırıcı indirgemeciliğini açıklığa kavuşturur ve kapitalist egemenliğin dinamiğinin anlaşılmasında niteliksel ve niceliksel kavramsal araçlar sağlar. Dolayısıyla emek değer teorisi artı değer teorisinden, emek süreci teorisi değerlenme teorisinden, toplum teorisi iş olarak hayatın birikimi teorisinden ayrılamaz.

Farklı bir şekilde ifade edersek, değerlenme teorisi sermayenin kendi amacı için insan etkinliklerini tabi kılma, dönüştürme ve kullanma biçiminin teorisidir: toplum üzerinde sonsuz hâkimiyet.[16] Bunu anlamak, Marksistlerin neden bazen kapitalizmin doğasını “üretim için üretim” olarak ya da başka bir şekilde söylemek gerekirse, sermayenin insanları sadece çalıştırmak için çalıştırdığı –bu sermayenin uygarlığı örgütleme biçimidir, geniş bir emek kampı olarak uygarlık: Küresel Gulag- örneğiyle ifade ettiklerini anlamaktır.[17] Bu değerlenme ve bununla ilişkili sınıf mücadeleleri kavrayışımızı zenginleştirebilecek teorik-politik sınıf perspektifine işaret eden bir anlayıştır.

Marx ve Yabancılaşma

Değerlenmenin insan üretkenliği etkinliklerinin kapitalist hâkimiyet altındaki boyunduruğunu gerektirdiğini bildiğimizde,“sermayenin bileşimi” örneğinde olduğu gibi, perspektifimizi ters yüz edebilir ve üretken faaliyetleri boyunduruk altına alınan insanların bakış açısından bu olguyu inceleyebiliriz. Bunu yaptığımızda işin Marksist analiz tarihinden çeşitli analiz momentlerini çıkarsayabiliriz. Nitel olarak Marx, kapitalist hâkimiyetin insanların işlerinde yabancılaşma ile sonuçlandığını tartıştığında, bu meseleye doğrudan işaret etti. Sermayenin emek süreci, işçiler arasındaki ilişkiler ve ürün üzerindeki denetiminin karşılığı işçilerin yabancılaşma deneyimidir: işçiler kontrolü kaybederek, işi öz-belirlenimli bir etkinlikten daha ziyade dayatılan, zorlanan bir faaliyet olarak deneyimlerler. İşte bir toplumsal etkileşim biçimini aramaktansa çalışma arkadaşlarından ayrılıp kapıştırılırlar ve yarattıkları kendi ürünleri kendi kişiliklerinin ifadeleri ve diğerleriyle ilişkilenmenin araçları olmak yerine kendilerine karşı kullanılır. Bu yüzden 1844 El Yazmaları’ndaki bu olguyu tartışmasında, Marx hem işçilerin nasıl bu süreçlerde nesnelere indirgendiklerini hem de işçilerin bunlar hakkındaki hislerini yaşar.[18] Daha sonra Grundrisse ve Kapital’de, birincisini vurgulamak ve işlemekle birlikte, ikincisine pek az ilgi gösterecektir.

Daha önceki yöntemsel incelemesinden çok daha canlı olarak, kapitalist işin dayatılması Kapital’de sürekli olarak sermayenin kendisini sürdürdüğü ve işçilerin yaşamlarının yavaş yavaş tükenmesi olarak boyunduruğu yaşadıkları “Kurt adam ya da Vampir” ilişkileri olarak ortaya konur.[19] Bu metinler aracılığıyla Marx’ın yabancılaşma teorisini “değerlenme”nin tersine çevrilmiş perspektifi olarak anlayabiliriz.

Bununla birlikte, yabancılaşma kavramıyla ifade edilen öznenin yalıtılması ve nesneleşmesi, daha önce incelediğimiz yani boyunduruk süreçleriyle elde edilen indirgemecilik, değerlenmenin temel bir yönünü göstermekte başarısızdır. Üretken etkinlikler kendi içlerinde ve kendiliğinden devasa çeşitlidir ve birçok insan etkinliğini içerir. Bununla birlikte sermayeye tabi kılındıkları için toplumsal kontrolün araçları olma zemininde muamele görmekle kalmazlar fakat zaman içersinde Marx’ın “sermayenin emeği gerçek boyunduruğu” olarak adlandırdığı sürecin gelişimiyle birlikte işçi etkinliklerinin çeşitliliği, çoğu işçinin yeteneklerinden, bilgilerinden ve sonradan hem çok daha ufak sayıda işçinin aklında hem de makinelerin sabit sermayesinde yoğunlaştırılan üretimin hâkimiyetinden koparıldığı maddi bir sadeleştirmeye indirgenirler. Bu elbette Adam Smith’in bile kabul ettiği (ve kınadığı) kapitalist egemenliğin öyküsünün bir tarafıdır: işçilerin zanaatkâr insanlardan endüstriyel bir makinedeki dişlilere indirgenmesi. Marx’ın yabancılaşma analizi buna değindi, fakat daha sonraki çalışmalarında, özellikle işçilerin salt makinelerin bakıcılarına açıkça üretim sürecinin kendisine indirgendiği noktada bu eğilimi yansıttığı Grundrisse çalışmasında, bununla çok daha fazla ayrıntılı uğraştı. Sonradan, Marksistlerin çeşitli türleri teknolojik gelişmenin, özellikle fabrikada ama onun dışında da, işçi becerilerinin bu şekilde indirgenmesini gerektirdiğinin farkına vardı. Aslında, bundan “vasıfsızlaşma” biçiminde başka bir şekilde de bahsedebiliriz.

Bir hayli dikkat toplayan bu tarz vasıfsızlaşmanın iki momenti Taylorist kalkınma ve daha sonraki üretim ve işçilerin görevlerini yeniden örgütlemenin Fordist yöntemleriydi. Taylorizm örneğinde, Frederick Taylor’ın işçilerin emek süreci üzerinde sahip oldukları gücü kullanarak sermaye için yapmaya zorlanacakları işin miktarını sınırlama yetilerini zayıflatmaya nasıl oldukça bilinçli bir şekilde dahil edildiği gösterildi.[20] Kronometre ve pano sadece işçilerin yeteneklerine el koyan araçlar değil fakat aynı zamanda işçilerden ziyade kapitalistin süreci –ve dolayısıyla işin ritmini, sürekliliğini ve yoğunluğunu- kontrol edeceği şekilde onları (ve işçilerin gücünü) dağıtmak için araçlardı. Fordizm, sırasıyla, montaj hattı etrafında emek sürecinin yeniden örgütlenmesini içerdiği ölçüde, aynı zamanda işçi becerisinin daha ileri bir indirgemesini ve iş üzerindeki komutayı örgütledi.[21] Daha yakın zamanda, hizmet sektörünün büyümesi ve büro ile beyaz yakalı diğer iş türlerine Taylorist ve Fordist yöntemlerin yayılmasıyla birlikte, bazı Marksistler bu egemenlik biçimlerinin analizini söz konusu yeni alanlara da genişlettiler.[22]

Illich ve Desvalor

Ayrıca, yakın zamanda, çoğunluğun vasıfsızlaşmasına karşılık nasıl küçük “profesyonel” vasıflı işçi gruplarının oluştuğuna dair artan ilgi, yaygınlaşan bir kapitalist kültürel emperyalizmin köylü kültürlerinin yerini almasına duyulan öfke ile birlikte bazı, yine de Marksizmden etkilenmiş olan, Marksist olmayan entelektüellerin İspanyolcada “desvalor” veya “değer olmayan” olarak adlandırılan bir kavramı işlemelerine yol açtı. Bu kavram “değerlenme”nin ters yüz olması olarak bakılabilecek teorik bir içeriğe sahiptir. “Değer olmayan”, Karl Polanyi’i takip ederek, epey bir zaman “piyasa toplumu”nun eleştirisini işleyen Ivan Illich’in çalışmasından esinlenmiş gibi görünmektedir.[23] Illich’in eleştirisinin merkezi bir yönü, Şenlikli Toplum kitabının bir yerinde açıkladığı, hem ihtiyaçların metalaşmasının hem de bunların tatmininin profesyonelleşmesinin yadsınması ve analizidir.[24] Metalaşma üzerine vurgu iki biçimde çok Marksisttir. Birincisi, tarihsel terimlerle, Marx’ın kendi kapitalizm analizi olan kapitalizmin yaşamın bütün yönlerine ele geçirme ve ticarileştirme eğilimini vurguluyordu. Örneğin ilksel birikim analizinin merkezi bir yönü ev içi yiyecek ve el sanatı üretiminin yerini kapitalist malların almasıydı –Marx’ın ev piyasanın oluşumu olarak adlandırdığı şeyin önemli bir yönü.[25] İkincisi, teorik terimlerle, meta Marx’ın kapitalizm analizinde merkezi bir rol oynar; bu zenginliğin evrensel biçimidir ve dolayısıyla değerin ve kapitalizmin sınıf ilişkilerinin evrensel cisimleşmesidir.[26]

Illich’in eleştirisinin ikinci kısmı Marx’ın ve birçok Marksistin el ve kafa emeğinin ayrımı ve bunun işçiler üzerindeki negatif etkisinin analizinin bir güncellemesi olarak ortaya çıkar.[27] Marksist ilgi öncelikle fabrika ve daha sonra büro üzerine ve işçilerin yeteneklerinden koparılarak ve bu yetenekleri bir araya getirerek tek başına makinelerin tasarısını anlayan mühendisler gibi “kafa işçileri”ne daha yüksek ödemeyle tekelleştirilerek geriletilme biçimi üzerineydi. Buna karşın Illich hizmet sektörünün profesyonelleşmesi ve metaların tüketimi yoluyla kullanım-değerlerinin kendi kendine-üretmenin yerini alması konusunda benzer bir analizi ele aldı. Örneğin, Illich öğrenme becerilerinin profesyonel öğretmenler tarafından tekelleştirilmesini ve tedavi edicilerin becerilerinin sağlık profesyonellerince tekelleştirilmesini lanetledi.[28] Marx’ın üreticinin hem emek sürecinden hem de üründen yabancılaşması analiziyle ilişkili olarak ancak insanların yabancılaşmış ürünleri üreten yabancılaşmış emekçilerden daha ziyade tüketiciler olarak yabancılaşmış emeklerinin egemenliğinde olduğu deneyimi vurgulayarak, Illich insanların acizliğinin “değersizliği”nin artmasını ve metalara ve profesyonellere, yani piyasa destekli hizmetlere bağımlılığı tanımladı. Illich’in “değer olmayan” kavramı birçok yönden neoklasik iktisatçıların pis etkilerinin hiçbir bedelinin olmadığı ve bu yüzden de bir piyasa ekonomisinde görmezlikten gelinmesi eğilimi gösteren kirlilik gibi “negatif dışsallıklar” –ya da piyasa üretiminin ürünleri olarak ortaya çıkan- olarak adlandırdığı benzer olguyu ifade eder.[29] Bununla birlikte, kavramı işlediği için, bundan çok daha önemli bir anlamı vardır ve üretim ile vasıfsızlaşma bakımından Marksist yabancılaşma kavramlarına çok daha yakındır.

Desvalor’dan Değersizleşmeye

Eğer dikkatimizi Illich’in değer olmayan olarak nitelendirilebilecek olguya dair incelemesinden bunları üreten süreçlere, yani değersizleşme süreçlerine bakmaya kaydırabilirsek onun kavramının kullanışsızlığı daha açıklık kazanır. Bir süreç olarak, değersizleşme değerlenmenin tamamen karşıtını açıklamak olarak görülebilir. Yani eğer değerlenme üretken insan etkinliklerinin kapitalist komutaya tabi olmasını gösteriyorsa, o halde değersizleşme sermayenin massettiği insanların bu yeteneklerini kaybetmesini ifade eder. Değersizleşme bu biçimde görüldüğünde vasıfsızlaşma ya da işin bozulmasından daha kapsamlı ve anlamlı bir kavramdır. Sermayenin massettiği yetenekler dikkatli ve sınırlı bir şekilde tanımlanmasına rağmen, Illich’in tutumu bize insanların kaybettiğinin çok daha fazlası olduğunu gösterir; kendi yaşamlarının bizzat kendi-kuruluş yapısını kaybederler. Kaybettikleri bu “beceriler” ya da “yetenekler” dünyayla kendi öz-belirlenim bağlarının, insanların yaşamlarına biçim veren ve onları bir arada tutan sinirlerin tamamlayıcı uğraklarıdır. Değersizleşme süreçlerinde bu sinirin tamamlayıcı olan uğrakları parçalanır, yalıtılır ve bütün zengin bağlarından ve anlamlarından koparılır; daha önceki zengin kültürel anlamlarından yoksun sınırlı bir şekilde tanımlanan yeteneklere indirgenirler.

Ayrıca, bu tür değersizleşme süreçleriyle ilişkili başka bir yoksullaşma çeşidi vardır: yani, çeşitli yetenek ve becerilerin özelliğinin yerini bir dizi daha sınırlı makineleşmiş, ticarileşmiş kitlesel-üretim yetenekleri aldığında meydana gelen mutlak kayıplar. Profesyonel tıbbın yükselişi, örneğin, tedavi etme yetilerinin yaygın bir şekilde kaybını üretmenin yanı sıra “sağlık” konusunda çok daha fazla sayıda iyileşme paradigmasının yerini sadece bir tanesinin almasını gerektirdi ve böylece mutlak bir kayba yol açtı: alternatif “değerler” çeşitliliğinin fiili ortadan kalkışı. Eğer değerlenme sadece tek uygun ölçümün dayatılması yoluyla çeşitliliğin indirgenmesine yol açıyorsa, o zaman değersizleşmenin fiili tarihsel süreçlerinin değerlenme karşıtı ya da değerlerin mutlak kaybıyla yakından ilintili olduğunu kabul etmeliyiz.

Marx ve Değersizleşme

Marksist teoride değer kaybı her zaman kapitalist değerin yıkımını, yani üretkenlikteki bir artıştan (bir metanın ortalama değerinin düşüşü mevcut benzer malların değerini düşürür) ya da bir ekonomik krizden (deflasyon zamanlarındaki parasal değerlerdeki düşüşün yanı sıra kullanılmayan ve çarçur edilen kaynakların mutlak imhası) ötürü meydana gelen mevcut değerde çöküşü gerektirir. Eğer hiçbir ortak ölçüye indirgenemez olan, sermayenin dışında ayrı bir şekilde var olan yetenek ve becerilerin fevkalade çeşitliliğini düşünürsek ve eğer “değerler” bakımından bu yetenek ve becerilerden bahsetmek istersek, o zaman açık bir şekilde maddi çeşitliliği temsil etmek için kullandığımız kavramlar eşit ölçüde “değer” kavramlarının da muazzam çeşitliliğini kapsamalıdır.

Sermayenin süre giden birikimi içersinde değerlenmenin ve değersizleşmenin doğası hakkında Marx kesinlikle net olmasına rağmen, kapitalizmin yükselişi ve yayılması sırasında değer kaybı ve değersizleşme süreçlerine yaklaşımının belirsiz olduğu söylenmelidir. Komünist Manifesto’dan Kapital’e ilksel birikim ve sömürgecilik üzerine yazılarını incelediğimizde sermaye tarafından yok edilen/içerilen kültürler için çoğunlukla çok az veya hiçbir duygudaşlık bulmayız. Kuşkusuz bu tür tahribatların / içermelerin farkındaydı ancak sık sık bunun feodalizm ve diğer kapitalizm öncesi toplum biçimleri üzerindeki etkisini tarihsel bakımdan ilerici olarak gördü. Marx’a göre, işçiler kapitalizm öncesi sömürü biçimlerinden (“loncalar rejiminden kurtuldular”), köylüler ise “serflik” ve “kırsal yaşamının bönlüğün”den kurtuluyordu.[30] Bununla birlikte aynı zamanda, nasıl yeni bir sömürü biçimine atıldıklarını ve bu değişimlerin onların nasıl yoksullaşmasına, çürümesine ve esaretine yol açtığını gösterdi. İşçi ve köylülerin üretim ve geçim araçlarının çalınmasına yaklaşımı köylü ve zanaatçıların topraktan temizlenmelerini ve vahşi kapatmaları, toprak haklarının ellerinden alınmasını, evlerinin ve köylerinin yıkımını açık bir şekilde ayrıntılandırır.

Bu her bakımdan tahribat, elbette, sadece çiftliklerin, evlerin ve köylerin değil fakat aynı zamanda kültürlerin de yıkımı demekti. Fakat bunlar üzerine Marx’da çok az görüş bulabiliriz. Marx kırsal yaşama dair kentli çocuk bilgisizliğinden ve belki de gelişmemiş bir duyarlılıkla bakmaktan sakınma arzusuyla, İngiltere’de ve sömürgelerde hangi pozitif değerlerin kaybedildiğini anlamaya çalışan ilksel birikim incelemeleri boyunca çok az zaman veya enerji harcamış gibi görünmektedir. Hızlı bir şekilde yok olan bu toplumsal bağlar ve komünal değerler hakkında endişe duyan kendi kuşağının tersine, Marx kati olarak dikkatini geleceğe çevirdi.[31] Bu ilk önce ve en başta kapitalizmin hızlı bir şekilde kendi tarih-öncesinden bütün geriye kalanları silip süpürerek ortaya çıktığı şeklindeki kusursuzluk inancına dayanır. Eğer bu tür silip süpürme hızlı bir şekilde başarılsaydı, yenilgiye uğramış bir geçmiş üzerinde durularak çok az amaca hizmet edilebilirdi. Kapitalist-toplum öncesi etkili bir anti-kapitalist mücadeleye temel sağlayan bir imkân olduğunu düşündüğünde bu olguya daha yakın ilgi gösterdi. Bu istisnai dikkati Mir ya da Rusya’da köylü komünü çalışmasında bulabiliriz. Bu ülkedeki devrimci strateji üzerine bir tartışmaya çekildiğinde, Marx konu üzerine bulabildiği her şeyi okudu, Rusya’yı öğrendi ve Mir’in doğasının ve gücünün, imkan dahilinde, komünist bir toplumun oluşumunda bir kopuş noktası olduğu sonucuna vardı.[32]

Zaman ve deneyim Mir olanaklarını gerçekleştirmede başarısız olmuş olsa bile, diğer “kapitalizm öncesi” toplumsal biçimlerin kaderinden daha az haberdar ve daha mesafeli olan Marx, çoğunlukla hem sermayenin yıkıcı gücünün etkinliğine hem de bu cemaatlerin sebat ve devamlılığına az değer vermiştir. Sonuç olarak, günümüz dünyasında kapitalizme karşı geniş bir mücadele içersindeki içkin olanakları her türlü hesaplama çabası, Marx’ın diğer köylü gruplarına gösterdiği üstünkörü, yüzeysel ilgiden daha ziyade Rus köy komününe gösterdiği yakın ve empatik türde bir incelemeyi gerektirir.

Yerel Geçim Yoluyla Hayatta Kalmaktan Kendini-Değerli Kılmaya

Şimdiye kadar ki otonom yetenek ve becerilerin değersizleşme sürecinin teşhisi tamamen yeni bir inceleme alanı, yani sermayenin olası tabi kılması sorusundan bağımsız olarak, bu tür otonom yeteneklerin kendi doğası ve dinamiklerini açar. Kısmen, bu geçmiş, ya da var olan, “kapitalist öncesi” kültürleri ya da kapitalist hegemonyanın yoksullaştırma momenti içersinde tamamen değersizleşmemiş kültürleri inceleyen akademik antropologların ilgi konusu olmuştur. Böylesi soğurmalara karşı mücadele eden bu tür topluluklardaki  –daha politik hevesli antropologların bazen yardım ettiği ve saygınlıklarını verdikleri- politik eylemciler arasında mevcut birçok kapitalist olmayan kültürel pratikler, sermayeye karşı güç kaynakları olmanın yanı sıra otonom varoluş biçimlerinin olgunlaşması bakımından meşru kalkış noktaları olarak ve kendilerine has çekicilikler olarak görülür.[33] Bu tür koşullarda, otonom pratikler ve kapitalist değerlenmeye katkıda bulunanlar arasında açık bir şekilde ayrım yapabilmek mevcut kültürel özerkliğin korunmasına ve olgunlaşmasına bağlı her türlü politik strateji açısından açıkça bir zorunluluktur.

Öte yandan, bu tür mücadeleler ne kadar haklı olursa olsun, bu vizyon çok sınırlayıcıdır. Asıl olarak kültürel beka, korunmaya ve geleceğe taşımaya değer geçmiş kalıntılar ile uğraşması bakımından çok “tarihsel”dir. Ancak otonom faaliyetlerin özü, tarihsel kökleri ve bağlamından kaçamamasına rağmen, sürekli yenilenen süreçler yoluyla ortaya çıkar. Bu tür otonominin kaynakları sadece günlük adetler ya da dönemsel örflerle bağdaştırabileceğimiz tarihsel alışkanlıklar değildir, fakat aynı zamanda ister kapitalist değerlenme içersinde ister başka toplumsal çerçevede gelişmiş olsunlar bu alışkanlıkları yıkabilen insan yaratıcılığının kendi membasını kapsar. Önceden var olan yetenekleri ve becerileri bile nerede tamamen değersizleştirdiğini, nerede işinin asla bitmediğini sermayenin kendisi bilir.

Bu tür yaratıcı otonomiyi yaratan faaliyetler üzerine sermayenin kendi bakış açısını ifade eden tek bir Marksist teori yoktur. Bu tür faaliyetler -kafalanabilir olarak göründüklerinde- ya yaratıcı ve hayal gücü kuvvetli ya da kafalamaya direndiklerinde ve geri döndürülemez oldukları kanıtlandığında sapkın ve yıkıcı olarak düşünülür. Bu tutumların ilki -görünüşte açıktır ancak aslında baskıcıdır çünkü kafalanmaları hedeflenir- sermayenin kendi gelişimi açısından önemlidir. Aslında, kapitalizmin dinamizminde kesinlikle merkezi olan şey onun massetme, kafalama ya da “işçi” sınıfı içersinde damgaladığı her dirilen otonomiyi araçsallaştırma becerisidir. Çok daha açık bir şekilde baskıcı olan ikinci yan da sermaye açısından önemlidir çünkü sindiremediğini paklaması ya da onun tarafından zehirlenmesi gerekir. Bu yüzden, ana akım burjuva toplumsal teorisinde bütünleşmemiş, yönetilemeyen işçi sınıfı otonomisini nitelemek için birçok terim bulunur: sapkın, suçlu, yetersiz, eğitilmemiş, ilkel, az gelişmiş, geri kalmış, suçlu, yıkıcı, şizofrenik, çocuksu, paranoyit, hasta vb. Baskıya karşı mücadelede bu tür terimler, otonominin doğasını ve sermayenin kendi değerlenmesiyle ilişkisini büyük dikkatle incelememiz gerektiğini doğrular. Böyle yaparak sermayenin kendi baskıcı perspektifini tersine çevirmemize yardımcı olan otonom mücadelelerin doğasını ve dinamiklerini aydınlatan her türlü teoriyi –Marksist olsun olmasın- incelemeliyiz.

Marksist olmayanlar arasında, Ivan Illich ve meslektaşları çağdaş topluma karşı mücadelede otonom yaratıcılığın varlığına yönelik bir duyarlılığın yanı sıra onun olgunlaşmasına katkıda bulunma arzusu gösterenlerin en ilginçlerindendirler.[34] Marx gibi, Illich’in çalışmasının çoğu, modern toplumun kötülüklerine adanmış olmasına rağmen, hem geçmişte hem de günümüzde alternatifleri araştırmıştır. 1970’lerin başında, hizmet sektörünün yükselişi çalışmasının ortasında (yani okullaşma, sağlık endüstrisi) otonom güçlerin tarihsel olarak ihtiyaçlara ve ilişkili metalara dönüştürülme biçiminin (yani değersizleştirilmiş) yanı sıra ya bu tür güçlerin hayatta kalmasını ve gelişimini ya da bunların doğuşunu kolaylaştıracak “şenlikli araçlar” olarak adlandırdığı gelişen olanakları da vurgulamıştı.[35] 1980’lerin başında, Illich’in geçmiş otonom biçimleri araştırması onun vurgusunu gelecek bir “şenliğin” önermelerinden somut “yerel geçimin” incelemesine, yani “ekonominin” tahribatlarına karşı ve buna rağmen günlük ihtiyaçlarını tatmin ettikleri otonom değerler ve pratiklere, kaydırmasına yol açtı. Kendi maksadının tanımlarına dair tercihlerinde –özellikle dil ve ev işi tartışmasında- bu kavramın önceki çalışmasındaki üretim ve “şenlikli araçlar” uğraşından daha geniş olduğu oldukça açıktır.[36] Illich’e göre, ekonominin tarihi (çoğu Marksistin –bunu onun tanımlama biçimi- kapitalizmin tarihiyle eşitleyeceği bir tarih) otonom faaliyetlerin varlığı üzerine bir savaş tarihi (bu noktada değersizleşmenin tarihi olarak adlandırabileceğimiz) olmuştur.[37] Bu tür bir savaş olmuştur çünkü böyle geçim faaliyetleri hem hayatta kalmıştır hem de mütemadiyen –bazı yerlerde diğerlerinde olduğunda çok daha fazla- baştan yaratmıştır. Illich ve arkadaşları bu faaliyetlerin ekonomik topluma karşı somut alternatiflerin olgunlaşması bakımından bir kopuş noktası sağladığını düşünürler. Örneğin Illich ile çalışan ve kentli “marjinallerin” ve Meksika’daki kırsal köylülerin mücadelelerine karışan Gustavo Esteva bu tür “yerel geçim faaliyetleri”nin otonom gelişimine daha fazla uzam oluşturmak için bunların doğasını ve mücadelelerini etkili bir şekilde betimledi.[38] Bu süreçte, köylülüğün yok olmaya mahkum olduğu şeklindeki yaygın varsayımla mücadele etmek için köylü yanlısı campesinistas mücadelelerine katkıda bulundu. Bu anlayışı Marksist teoriyle karşılaştırmadan önce, Marksist gelenek içersinde bu tür otonom faaliyetlerin varlığını, onların sermayeyle ilişkisini ve olası bir kapitalizm sonrası gelecekle ilişkilerini analiz eden ve onaylayanın ne olduğunu öncelikle inceleyelim.

“Bugünden Gelecek” Üzerine Marx

Marx’ın kendi çalışması, en başından beri, gelecek tohumlarının şimdide bulunabileceğini vurguladı. Manifesto’da şöyle yazıyordu: “Eski toplum içersinde yeni bir toplumun öğeleri yaratılmıştır.” Bu öğeler elbette, ilk ve en başta, sermayenin bizzat yarattığı işçi sınıfı içersinde bulunan, ancak otonom öz-etkinliği eski toplumun alaşağı edilmesine ve yenisinin oluşmasına yol açmış olanlardı. Marx sınıftan olmayanların işçi sınıfı için biçimlendirdikleri ütopyacı projeleri yadsıyarak hem kapitalizmin alaşağı edilmesi kudretine hem de yeni bir toplumsal düzen kurma kudretine tek başına yol açabilen “proletaryanın aşamalı, kendiliğinden sınıf-örgütlenmesi” içersinde çalışma ihtiyacında ısrar etti. Şimdinin içersinde geleceği aramayı mücadelelerin kendisi üzerinde odaklanması gerekliliğiyle ileri sürdü.[39]

Marx’ın bu otonom öğelerin tanımlanmasına katkıları tamamen teorikti. Sermayeye karşı muhalefette ve sermayeye karşı bir alternatif bulmada potansiyel güç olmayla birlikte ortaya çıkan güçleri anlama ve yerleştirme çabaları onu emek süreci üzerinde –sermayenin temel toplumsal kontrol aracı- odaklanmaya sevk etti. Bu noktada, kapitalist iktidarın merkezinde, Marx bunun içersindeki otonom yaratıcı momenti ayrı tuttu ve üzerinde durdu: “canlı emek.” Gerçekte, Marx canlı emeğin yaratıcılığında insanları doğanın geri kalanından farklı kılan temel bir bakışı gören Hegel’i takip etti. Bu görüş, ne kadar insan merkezli olsa da, kapitalist egemenliğin en önemli mekanizmasının bu canlı emeğin denetimi olduğu idrakiyle birleştirildiğinde, bu Marx’ın emek süreci analizine ayrıcalık vermesi ve bunu hem sınıf mücadelesinin hem de kapitalizmin muhtemel üstünlüğüne dair can alıcı nokta içersine yerleştirmesiyle sonuçlanmıştır. Canlı emek sınıf mücadelesinin merkezindeydi çünkü onun dinamiği kapitalist egemenliğe karşı antagonizmanın temel bir kaynağıydı. Egemenlikten kurtuluş mücadelesinin, yaratıcı emeğin kendisini dış denetimden kurtarma mücadelesinde, kısmen, konumlandırılmış olduğunu gördü. “Canlı emeğin ontolojisi özgürleşmenin ontolojisidir.”[40] Sonradan, sermaye bu yaratıcılığın gücünü kendi değerlenmesi altına almaya çalışarak bu antagonizmayı sürekli olarak adapte etmeye zorlandı. Post-kapitalist bir toplumda sermayenin emeği toplumsallaştırması açık bir şekilde “birleşik emeğin” ayrılık noktası olacaksa da, var olan “toplumsallaşmış” emek biçimlerinde –“sermaye bileşimi” teorisi gibi- cisimleşmiş kapitalist kontrol tarzını analizi, mevcut “toplumsallaşma” gelecekle ilgili olmasına rağmen, şimdilik aldığı somut biçimlerin gerçek farklılaşmaya uğrayacağını ileri sürer.[41] Anlaşılan, 19. Yüzyılda işçi mücadelelerinin zayıflığı Marx’a toplumsallaşmış emeğin hangi yönlerinin devrimci bir dönem sonrasında işçiler tarafından sürdürülebileceğini ve hangi yönlerin ortadan kaldırılabileceğini ve dönüştürülebileceğini az ya da çok inceleme fırsatı vermiştir.

Aynı zamanda, Marx’ın yazılarının diğer kısımları canlı emeğin sermayenin egemenliğine karşı koyan ve yeni bir dünya kurmak için savaşan antagonizma kaynağının parçası olduğuna açıklık getirir; bununla birlikte insan yaşamının işin tek boyutluluğuna indirgenmesine karşı ve çok yönlü varoluşlar için zaman ve uzamın yaratılması mücadelesi de vardır.[42] İşe karşı en etkili tartışmaları işçilerin işi azaltma mücadelelerini kronik olarak kaydettiği Kapital’in I. Cildinin onuncu bölümünün en tarihsel kısımlarında ve işten kurtulma olanaklarını ve bir değer ölçümü olarak “emek zamanın” yerini “kullanılabilir zamanın” aldığını hatırlattığı Grundrisse’de “Makineler Üzerine Parça”da daha soyut bir şekilde bulunabilir.

Ne yazık ki, yine de, Marx’ın işe karşı ayrıntılı somut mücadeleler incelemesi işçilerin bu tür mücadelelerle özgürleştirilen zamanı doldurma çabalarına dair ayrıntılı bir incelemeye denk herhangi bir şeyle tamamlanmamıştır. Pre-kapitalist hayatta kalma mücadelelerini kabullenmeme eğilimiyle birlikte bu, Marx’ın söz konusu çalışma örnekleri yolunda çok az şey bıraktığı anlamına gelir. İşçilerin kapitalizmin toplumsallaşmış emeğini bir post-kapitalist birleşmiş emeğe dönüştürmeye, topluluk (Gemeinschaft) ve “bireylerin özgür gelişimi” için uzam yaratarak zamanın işten özgürleşmesine dair soyut olanaklardan bahsetti, ancak “geleceğin öğeleri” olarak görülebilecek bugünün içersindeki somut gelişmeleri betimlemekte, Rus Mir örneği haricinde, başarısızdı.

Rus köy komünü analizinde, kapitalizm altında toplumsallaşmış emeğe içkin imkânlar hakkındaki daha genel değinmelerden biraz daha ileri gider. Bu örnekte, hem onu kapitalizm içersinde değersizlenmeye iten bu güçleri hem de otonom gelişiminden ötürü elde etmeye çalışanları yalıtarak bu toplumsal örgütlenme biçiminin “ikiliğini” analiz etti. Köylü komününü “Rusya’da toplumsal yenilenme için kaldıraç noktası” yapan söz konusu köylü komünlerinin bu yönlerini tartışması ortak toprak mülkiyeti, ortak otlaklıkların kolektif ekip biçilmesi ve Artel[43] ilişkileri (ya da üretim veya barınma inşasında geleneksel işbirliği pratikleri) üzerinde odaklandı. Bu pratiklerin hepsinin, emek ve temellük bakımından toplumsal işbirliğinin gelişiminde somut uğraklar sağladığını ileri sürdü.[44] Eğer Rusya’da bir devrim devleti ve köylülerin kapitalist sömürüsünü ortadan kaldırabilir ve Batı kapitalizminin maddi “pozitif kazanımları”nı onlar için kullanışlı kılabilirse, o zaman bunların komünal tarım örgütlenmesinin “kendiliğinden gelişiminin” doğrudan yeni bir post-kapitalist topluma yol açabileceğini ileri sürdü.[45]

Sonraki Marksist teorinin iki önemli eğilimin her ikisi de (ortodoks ve Batı) onun analizinin çoğunu ihmal etti. İlk eğilim verimsizleştirendi: işin özgürleşmesi olarak dar bir sosyalizm vizyonunu benimserken işe karşı mücadeleyi Leninist partinin öncü rolüne göre “ekonomist” mücadeleye indirgedi. Bu üretim merkezli eğilim işçilerden oluşan tek sınıflı toplumun cazibesi içersinde, Marx’ın canlı emeğin ancak daha geniş, daha çeşitli yaşam deneyiminin bir momenti olarak var olduğunda en verimli bir şekilde geliştiği anlayışını kolayca unuttu.[46] Birincinin sınırlılıklarını tamamen anlayan ikinci eğilim verimsizleştirmekten daha ziyade can sıkıcıydı: çalışma zamanını azaltılmasında işçi sınıfının başarılarıyla özgürleştirilen kültürel zamanı sömürgeleştirme çabalarında sermayeyi fabrikanın ötesinde takip etmeye çalışmasına rağmen, yalnızca fabrikadaki ortodoks despotizm vizyonunu genişletti ve bulabildiği her zeki, manipülatif kültürel egemenlik mekanizmasını sınıflandırdı.[47] Hiçbir eğilim işçi sınıfı otonomisinin teorisini kapitalizme karşı etkili bir güç olarak geliştiremedi ve her ikisi de başarılı toplumsal dönüşüm yönünde çözüm anahtarı olarak entelektüellerin rolüne (yani kendi rollerine) her zaman imtiyaz tanıdı.

Bu ana akım Marksist geleneklerin dışında, Marx’ın işçi sınıfının otonom gücüne dair kendi fikrini hatırlayıp anlamaya ve değerlendirmeye çalışanlar oldu. 1910’ların sonu ve 1920’lerin başındaki mücadele döngüsünden sonra, konsey komünistleri 1905 ve 1917’deki Sovyetleri ve 1918’den sonra Batı Avrupa’daki işçi konseylerini meydana getiren işçi sınıfı mücadelesinin yaratıcı momentini vurguladı.[48] 1950’lerde, Leninist olmayan çeşitli otonomist Marksist gruplar 1956’da Macar Devrimi ayaklanmasında yaratılan işçi konseylerinin yanı sıra işçilerin meslek ve topluluklarında günü gününe yeni toplumsal ilişki türleri yaratmasına aynı saygıyı gösterdi.[49] Bu tanıma ve saygı genel olarak yalnızca işçilerin otonomisine değil fakat aynı zamanda erkeklerle karşılaştırıldığında kadınlar, beyazlarla karşılaştırıldığında siyahlar gibi sınıfın çeşitli kesimlerine de gösterildi.[50] Bu 1960’larda azınlık hareketleri ve daha sonra 197’lerde kadın hareketleri tarafından büyük gayretle talep edilecek olan, Marksistler arasında nadir bulunan, çeşitliliğe değer verme türüydü. Bu Marksistler “sosyalist topluma saldırmaktan” bahsetti ve Marx’ın kendisinden daha dikkatli bir şekilde post-kapitalist toplumu önceleyebilecek somut işçi sınıfı yaratıcılığının bu otonom uğraklarını teşhis etmeye çalıştı. Bu teşhisin maksadı, elbette, mücadelenin bu tür pozitif momentlerini güçlendirecek politik stratejiler bulmaktı.

Kendini Değerli Kılma

1960’ların sonu ve 1970’lerdeki uluslar arası mücadele döngüsü nedeniyle işçi sınıfı gücünün yanı sıra kapitalizmin ötesine geçme olasılığının da temel bir kaynağı olarak kesinlikle bu otonom yaratıcılığı açıklamak için tasarlanmış yeni bir teorik ifade ortaya çıktı. İşçi sınıfının kapitalizm içersindeki ve ona karşı otonomisinin gelişimini teorileştirme ve inşa etmede bütün bir harekete katkı olarak İtalyan Marksist Antonio Negri işçi sınıfının “autovalorizzazione” ya da “kendini değerli kılma” kavramını ortaya attı.[51] Bu kavram işçi sınıfının kapitalist egemenliği yıkma gücünü, onun “red” gücünün tam potansiyelini ve ifadesini ve kapitalist iktidarın tam kapsamını eş zamanlı olarak kavramak için Panzieri, Tronti ve diğerlerinin ilk çalışmalarında gelişti.[52] Negri’nin “kendini değerli kılma” kavramı ret gücünün kuruluş gücüyle nasıl tamamlanabileceğini ve tamamlanması gerektiğini göstererek kuruluş projesine katkıda bulunmayı hedefledi. Birçok açıdan onun bu kavramı 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında öne çıkan işçi mücadelelerinin tarafını, özellikle genç işçilerinkini ifade etti: İtalyan ve çok uluslu sermayeden kurtarılmış zamanın, mekânın ve kaynakların yaratıcı kullanımı. “Bağımsız radyo istasyonlarının” çoğalması ya da birçoklarının “karşı kültür” olarak adlandıracağı şeyin kuruluşuna yardımcı olan, birçok başka öz-yönetim projesiyle birlikte, yaygın kadın uzamlarının gelişimi gibi kullanımlar.

Marx bazen “kendini değerli kılma” terimini “değerlenmenin” eş anlamlısı olarak kullanmasına rağmen, Negri tamamen farklı bir anlam ileri sürdü. Negri’nin (İngilizce çeviride daha doğal gibi görünen) “öz” ya da “kendi” önekini kullanımı kapitalist değerlenmeden özerk olan bir değerlenme sürecine işaret eder: kapitalist değerlenmeye karşı salt direnişten pozitif bir öz-kuruluş projesine geçen kendini savunma, kendi kaderini tayin süreci.[53] Negri şunu yazar: “Proleter öznenin kendini değerli kılması kapitalist değerlenmenin aksine, kendi gelişiminde öz-belirlenim biçimini alır.”[54] Grundrisse’in metinsel yakın okuması yoluyla, Negri kendini değerli kılma kavramının Marx’da otonom güç, kendisi için sınıf ve devrimci özne olarak, proletarya olarak işçi sınıfının emek gücünün canlı emek ve kolektif emek yoluyla ücret kavramının gelişiminde zımnen bulunduğunu ileri sürdü. Bunun aynı zamanda politik yeniden bileşim bakımından analiz edilemeye başlandığı bu mücadelelerin bir yönünü gösterdiğini görebiliriz.

Negri’nin kendini değerli kılma kavramı bu yüzden benim işçi sınıfı otonomisinin pozitif uğrakları olarak –kapitalist egemenliğe karşı işçilerin direnişinden meydana gelen negatif uğrakların yanı sıra- nitelemekte faydalı gördüğüm şeye işarete eder. Ret gücü ya da sermayenin belirlenimini yok etme gücünün yanı sıra, işçi sınıfının yeniden bileşiminin ortasında yaratıcı olumlamanın gücünü, yeni pratikler oluşturma gücünü buluruz. Bazı örneklerde, bu otonom projeler değersizlenme ve değersizleştirme çabalarında başarılı bir şekilde sermayeyi hayatta tutan geçmişten miras alınmış ve korunmuş kültürel pratiklere, eski esaslara dayanır. Başka örneklerde, bu projeler şimdiye kadar kapitalist birikimin içsel parçaları olan temellük edilmiş öğelerden bütün bir kumaş yaratmış, yeni doğmuşlardır. Bu tür örneklerde kendini değerli kılma sadece değerlenmeden özerk ve ona karşı değil, fakat aynı zamanda değersizleşmenin de zıttı olabilir. Situationistlerin “détournement” ya da egemenlik öğelerinin özgürleşme araçlarına saptırılması olarak adlandırdıkları şeye yakın süreçleri içerebilir.[55]

Sermayenin belirleniminin reddi ve kendini-değerli kılmanın olumlanması arasındaki ilişki içkin bir ilişkidir. Kendini değerli kılmanın gücü, büyük ölçüde alternatif, otonom projelerle kapitalist egemenlikten kurtarılmış uzamları doldurma kudretidir. Böylece Tronti ve diğer İtalyan Yeni Solu’nun yanı sıra Fransız Situanistler tarafından da vurgulanan işin reddinin önemi, ortadan kaldırılmak bir yana, kendini değerli kılmanın kaçınılmaz temeli olarak ortaya çıkar. “İşin reddi”, diye yazar Negri, “işçi proleter sınıfının planlanmış örgütlenmesine geçişin niceliğini ve niteliğini ölçer…. özne tarafından belirlenmiş somut [kendini değerli kılmanın] kuruluş sürecini ölçer.”[56] Eğer sermaye yaşamın tamamını işe dönüştürmede başarılıysa kendini değerli kılma için hiçbir uzam, zaman ya da enerji olmaz. Uzamın (yani, toprak, binaların) ya da zamanın (örneğin, hafta sonları, ücretli tatiller, işte çalışmama zamanı) ya da enerji (işten sapmayı arttıran bir entropi) zapt edilmesiyle birlikte işin reddi bizzat kendini değerli kılma olasılığını yaratır.[57]

Negri’nin kendi değerli kılma kavramına özen göstermesinin önemli bir kısmı değerlenmenin ve komünizmin çoğu sosyalist tahayyülünün aksine birleşik bir toplumsal projenin öz-oluşumunu tanımlamak yerine bir olaylar “çoğulluğu”, -kapitalizm içersinde ve ona karşı olmanın yanı sıra  proleter öznenin “çok yönlülüğünü”nün gerçekleşmesi ya da daha doğrusu kendi başına bir öznenin çeşitli otonom özneler içersinde kendini gerçekleştirmesiyle açılan yeni uzamlar içersinde- bağımsız bir girişimler çeşitliliğini ifade etmesidir. Bu şekilde Negri’nin kavramı en azından 1950’lerden beri otonomist Marksist gruplar tarafından sayılan ve tanınan sınıf içi otonomi türünü takip eder.

Kavram ayrıca çoğunlukla işçi sınıfı dışında düşünülen mücadeleleri anlama ve takdir etmede yeterince faydalı olacak esnekliği gösterdi. Bu çoğunlukla “lümpen proleterya” ile ilişkilendirilen kentli “marjinaller” olarak adlandırılanların mücadelesinin yanı sıra geniş bir dizi köylü mücadelelerini de içerir. Köylüleri küçük burjuva veya geri saymaya eğilimli geleneksel Marksistlerin aksine, kendini değerli kılma kavramıyla donanmış Marksistler geleneksel beklentilere uymayan köylü projelerinin komünal kuruluş çeşitliliğini algılayıp onlardan öğrenebildiler. Böylece Rus köylü komününe dair titiz çalışması yoluyla, daha sınırlı Batı Avrupa’daki köylü incelemelerinde geliştirdiği köylü karşıtı önyargıdan büyük ölçüde kurtulabilen Marx’a yeniden kavuştular. Ayrıca, geleneksel Marksistlere karşı, bu tür mücadelelerin özerkliğinin yanı sıra bu çabaların çeşitliliğini de vurgulayan Esteva ve meslektaşlarıyla güçlerini birleştirdiler.[58]

Kendini değerli kılma kavramı bu yüzden kapitalist eğilimin kendi değerlenmesini bütün “toplumsal fabrikaya” yayma eğiliminin erken yeniden kavramsallaştırılmasını bütünler. Bu yalnızca daha geniş redde yol açmakla kalmaz aynı zamanda bu reddin açtığı uzamlarda sermayeye karşı koyan kendini değerli kılma projelerinin çeşitliliği ve sayısında bir çoğalmaya neden olur. Kendini değerli kılma bu yüzden değerlenmeye yeterince karşı koyabilecek zenginlikte bir kavram olarak ortaya çıkar. Marx’ın kapitalizmin kendisini sonsuz bir şekilde iş dayatan bir toplumsal sistem olarak yenilediği karmaşık ilişkiler dizisine dikkatimizi çektiği değerlenme kavramıysa, kendini değerli kılma kavramı da değerlenmenin karmaşık reddi yoluyla çabalarımızı kapitalizme alternatif bir öz-kuruluşun tek olası kaynağını oluşturan alternatif otonom projelerin ayrıntılarına girerek çeker.

Kendini Değerli Kılma ve Yerel Geçim

Bu Marksist yaklaşımı Illich’in “şenlik” ve “yerel geçim etkinlikleri” kavramlarıyla karşılaştırdığımızda benzerlikler farklılıklardan daha çarpıcıdır. Illich ve meslektaşlarının betimlediği mevcut geçim ve şenlik etkinliklerinin türleri kesinlikle kendini değerli kılma ya da alternatif varoluş biçimlerinin öz-kuruluşunu kapsar gibi görünmektedir. Bu tür otonom kendini değerli kılma etkinliklerini değersizleştirme (ya da bunu değer kaybına uğratma) kapitalist çabaları olarak “geçime karşı savaş”ı, Marksist terimlerle, nasıl anlayabileceğimiz hiç de zor değildir. Illich’in ele aldığı bu etkinliklerle Marksist kullanım–değerinin üretim kavramına göre konuşmak (metaların üretimine karşıt olarak) ne onun ortaya çıkardığı ideolojik eksiklikte ne de kullanım-değerlerini “ödenmemiş, standartlaştırılmış, biçimlendirilmiş etkinlikler”le karıştırma eğilimindedir.[59] Sorun daha ziyade yerel kavramların sınırlanmasında veya kendini değerli kılma etkinliklerinin üretim alanıyla sınırlanmasıdır. Her iki kavram da, gördüğümüz gibi, bundan daha geniştir. Illich, bu örnekleme tercihleriyle ve Negri, işin reddi üzerinde vurgusuyla, her ikisi de kapitalist her şeyi işe tabi kılma eğiliminden tamamen sakındı.[60]

Üstelik, her iki kavram da oldukça bilinçli bir şekilde bugünden geleceğe hareketleri hedef almıştır. Illich’in daha yakın formülasyonlarında “şenlikli araçların” maksatlı gelişim ve tasarısı yoluyla –yeni teknolojiler ve “ekonomi”ye (yani, kapitalizme ya da sosyalizme) tabi olmaktan alı koyan varoluş biçimleri- şenlikli uzamları yaygınlaştırmayı hedefleyen daha erken formülasyonlarına aykırı düşen hiçbir şey yoktu. Negri’nin tek anlamlı geçişin kapitalist komutayı yadsıyan, kendini değerli kılma etkinliklerinin gelişimi yoluyla meydana gelebilecek kapitalizmden komünizme “geçiş” hakkındaki geleneksel Marksist kavramlara eleştirisi, doğmakta olan post-kapitalizmin mevcut zeminine işaret eden kendini değerli kılma kavramına açıklık kazandırır.

Bu tür hareketlerin çeşitliliğinin gelecekte idrak edilmesi iki yaklaşımda da benzerdir. Hem Illich hem de Negri oldukça açık bir şekilde kapitalist “Chicago Çocuklar”nın ve sosyalist “parti görevlileri”nin ölçme ve manipülâsyonlarını homojenleştirmekten kaçmak ister.[61] Sermayeye karşı mücadelede ve birleşik bir post-kapitalist düzenin kuruluşunda farklılığı tekliğe tabi kılan geleneksel sosyalist taleplere karşı, her ikisi de Negri’nin öz-belirlenimin “çok yönlülüğü” olarak adlandırdığı, olgunlaşması yeni bir dünya kurabilen, “çoğulculuğu” bugün sermaye dünyası örneğinde olduğu gibi yanılsamadan daha ziyade gerçek olacak otonom projelerin çeşitliliğini benimser.[62]

İki yaklaşım arasındaki en önemli farklar “yerel” ya da “kendini değerli kılma” etkinliklerinin toplumsal çerçevesini kavramsallaştırmalarından çıkar. İnsan varlığını homo economicus’un belirli örneklerine indirgemeye çalışan bir “ekonomik” toplum olarak  –büyük ölçüde Polanyi ve Dumont’dan türetilen- Illich’in bu çerçeveyi anlayışı, herkesi salt bir işçiye indirgemeye çalışan toplumsal bir sistem olarak kapitalizmin Marksist anlayışına, aynı olmasa da, yakındır. Yöntemsel olarak konuşmak gerekirse, bu farkın en önemli sonucu Illich ekonomik olanla bütünleşmekten kaçan “yerel” insan etkinliklerinin gelişimini tanımlayıp inceleyebilirken, Negri’nin Marksist analizi de bu tür “kendini değerli kılma” etkinliklerinin hem henüz sermayenin diyalektiğinden hem de, antagonizmleri bakımından, otonom olmalarından doğduğunu kavrayabilir. Illich ve onun yaklaşımına başvuranlar “ekonomi”nin tam hegemonya sağlamada başarısızlığından ötürü mesuliyet duydukları otonom, şenlikli öznelerin direnişlerini kutlarken, onun nihai başarısızlığını gözlemleyebilir ve müjdeleyebilir. Ancak kendini değerli kılma kavramının aksine, yerel kavramı çağdaş kapitalist toplumun gelişimi içersinde bu tür antagonistik öznelerin menşei hakkında hiçbir teori sağlamaz. Illich öznenin yıkımına hüzünlenir ve “şenlikliliğin” peşinden gitme çağrısında bulunur fakat Marksizmi reddinden dolayı, bu otonom öznelerin nasıl sürekli olarak kapitalist kontrolün dokunmuş ağlarında bile ortaya çıktığını göstermekte başarısızdır. Illich’in çalışma arkadaşları arasında sermayeyle, şöyle ya da böyle, tamamen bütünleşmekten kaçınabilen topluluklarda yaşayanlara çok fazla vurgu olmasının nedeninin bu olduğunu düşünüyorum.[63] Bu özellikle hem kapitalizmin yükselişi öncesi ve sırasındaki dönemle ilgili kaygıyı hem de Illich’in teorisinin –belki de isteyerek otonom olarak tanınabilir çoğu topluluğun bulunduğu- Üçüncü Dünya’dakilere olan (veya onu çalışanlara) çekiciliğini açıklamaya yardım eder. Bu tür toplulukların kendi otonom varoluş biçimlerinin olgunlaşmasını başarma derecesinden ötürü elbette ayrıcalıklı alanlar olarak düşünülebilmesinde hiçbir şüphe olmamasına rağmen, varolan kapitalist (ekonomik) düzenin alaşağı edilmesi ancak sermayenin toplumsal ağı içersindeki bu uzam çeşitliliklerinin çoğalmasından çıkabilir. Hem –her iki yaklaşımın da sağlayabileceği- bu tür olanakların farkında olma ve değerini bilmeye hem de –ancak Marksizmin sağlayabildiği- bunlara yol açan kendiliğinden antagonist oluşum süreçlerinin bir teorisine ihtiyacımız var.

Marksizmin Ötesinde mi?

Fakat Marksizm kapitalizm içersinde otonom öznelerin oluşumuna dair bir teori sunarsa, bu uzamlar içersinde kurulan otonom gelişimin içkin mantığına, öz-belirlenim süreçlerini anlamamıza ve ona katkımıza uygunluğu çok açık değildir. Eğer bir diyalektik materyalist, ve hatta Marksizmin evrensel uygulanabilir bir felsefe olduğu yolunda bir tarihsel materyalist iseniz, o zaman Marksizm en azından yöntemsel olarak yerinde sayar. Ancak Marksizm kapitalizm içersinde doğan bir teorik ve politik pratik olarak ve bu toplumun sınıf mücadelelerinin işçi sınıfına eklemlenmesiyle kısıtlanması olarak ele alınırsa, o zaman sermayenin kontrolünden kaçan birçok kendini değerli kılma ya da öz-kuruluş süreçlerini anlamak açıkça bu süreçleri kendi koşulları içersinde kavramayı gerektirir.

İlk önce kapitalizme karşı isyanları kavramada bir kopuş noktası olarak kapitalizmi inceleyerek öğrendiğimiz şeyi kullanmaya çalışarak, kıyasla ilerleyebiliriz, ancak bu dikkatimizi kaçınılmaz olarak çoğunlukla doğum sürecinin kusurları üzerinde (bu öz-etkinliklerin kapitalizmden doğma yollarla biçimlendirildiği gerçeği) odaklayacaktır. Mücadelemizi öncelikle kapitalizmin bizi hapsettiği duvarlar üzerine nakşettiğimiz için bu kusurları etrafımızda her yerde görebiliriz. Uzam ve zamanları özgürleştirebiliriz ancak bu uzam ve zamanlar yine de kapitalist iktidarın yapılarıyla sınırlanır. Otonom ortamlar ve etkinlikler sergileriz ancak bunu en azından kısmen değerlenme süreçleriyle biçimlendirilmiş metalar ve kişiliklerle ve kapitalist sömürünün tırmıkladığı uzamlarda yaparız. Bütün bunlar post-kapitalist toplumun yeryüzünde kapitalizmin kendi geçmişinden tamamen azade bir şekilde kendisini kurmayacağını garanti eder. Tıpkı kapitalizmin, bugün bile, pre-kapitalist “artıklar”la uğraşmaya zorlanması gibi, biz de post-kapitalist bir toplum yaratma çabamızın uzun bir süre kapitalizmin belirtileriyle damgalanacağını bilebiliriz. Böyle olduğu ölçüde, kapitalizm konusunda Marksist teoriye olan ilgi devam edecektir.

Yeni ve özgün kendini değerli kılma etkinliklerinin tanımlaması ve anlaşılmasında karşılaştığımız en büyük ihtiyaç hayal gücü ve yaratıcılıktır ve bu konuda en azından Marx’ın eski teorisine dayanabiliriz. Bir yandan, yeni anlayışın bu yeni etkinliklerin içsel bir parçası olarak ve bunların içersinde meydana getirilmesini umabiliriz. Öte yandan, post-kapitalist toplumun bir çoğulculuk olarak, farklı varoluş biçimlerinin karmaşık bir harmanlaması olarak ortaya çıkmakta olduğu fikrini kabul edersek, o zaman biz, bireyler olarak, bu alternatiflerin bir parçası olmanın daha ötesinde sahih bir şekilde katılamayacağımız zaten açıktır ve sonuç olarak içeriden bilmediğimiz bu projelerin kendini değerli kılmasını anlamaya çalışma göreviyle karşı karşıyayız. Herkesin ve her toplumsal yapının kapitalist projeye tabi kılınmasının parçası olarak kendi kavramlarını basitçe başkalarına yöneltebilen sermaye teorisyenlerinin aksine, her türlü egemenlik biçimine karşı mücadele bu tür teorik emperyalizmin reddini ve kendi anlatımlarıyla alternatif varoluş biçimlerini anlamada çok daha açık, yaratıcı çabaları gerektirir. Bütün kendini değerli kılma projelerine ayrıcalık tanımamızın nedeni budur: dahil olduklarımız ve sadece dışarıdan izlediklerimiz. Sermayenin kendini değerli kılmanın otonomisini parçalamak ve bu yaratıcılığı kendisine tabi kılmakta başarılı olduğu yerde bile, bu otonominin deneyimi veya incelenmesi şimdinin içersinde geleceği inşa etmek için başka çabaları bilgilendirebilir. Sınıf mücadelesinde geçmiş hatalardan öğrenmemiz gerektiği her zaman bakidir. Her ne kadar kısa sürse de otonom var oluş yolları oluşturmadaki başarılarımızdan öğrenmemiz ve itibar etmemiz gerektiği de giderek gerçeklik kazanmaktadır.

İng. Çeviren: Akın Sarı


[1] Burjuva teorisine karşı bu işçi sınıfı yaklaşımı çoğu Marksistin pratiğinden oldukça farklıdır. Geleneksel olarak Marksistler ya anaakım teoriyi sadece savunmacı biçimde ele almamış ya da iç tutarsızlıklarına veya dünyanın belli başlı bazı yönlerini kavramadaki başarısızlıklarına dikkat çekerek bu teorinin çeşitli uğraklarını eleştirmiştir. İronik bir şekilde, bu tür maksatlı yaklaşımların iki talihsiz yan etkisi olmuştur. Birincisi, ana akım teoriyi küçümseme teşvik edildiği için kapitalizme karşı mücadele verenlerin dikkati, kendilerine karşı kullanılan kapitalist stratejilerin bir anahtarı olarak bu teorinin ciddi tetkikinden saptırılır. İkincisi, teorideki mantıksal hataları ve vahim yanlışları özdeşleştirerek, bu tür eleştiriler ancak ana akım teorisyenlerin kaba ve faydasız formülasyonlarını geliştirmelerine yardımcı olabilir: bunlar eleştirmenlerin dikkate almadan hareket ettikleri çıkarlardır.

[2] Çok şükür birçok Marksist tarihçi bu hikâyenin eksik yanının doldurulmasında önemli katkılar yaptılar, ancak ilksel birikimin diğer yanını teorik olarak incelemek konusunda henüz sistematik bir çaba görmüş değiliz. Bu tür çabalara bir başlangıç için aşağıdaki değersizlenme tartışmasına bakınız.

[3] Bu “Kâr” olarak bütün artı değer teorisi tartışması Kapital’in III. Cildinin ilk kısmına bağlanması meselesidir. Cilt I’in önemi kapitalistlerin eylemlerinin yanı sıra onların savlarını da takip eder.

[4] Marx üç kavramı birçok farklı noktada tartışmasına rağmen, bunların arasındaki farklılıkların ve ilişkilerin en açık ifadesi Kapital’in birinci cildinin 25. Bölümünün ilk sayfalarında ve üçüncü ciltte bulunabilir.

[5] Bu sadece kuramsal olarak uygun karşılıktır. Sermaye/emek oranını bilfiil ölçmeye çalışan bütün ampirik çabalar bu kavramı gelecek paragrafta tartışılan sermayenin değer bileşimine  –genellikle piyasa fiyatlarında-daha fazla yakınlaştıran yığma yöntemlerini içerir.

[6] Not: Ortaya konan sabit sermayenin değeri sermayenin organik bileşimindeki artış meselesiyle alakasızdır. Asıl önemli olan yeni sabit sermaye girdisinin emek üretkenliğini arttırıp arttırmadığıdır. Nitekim Paul Sweezy gibi uzun vadede “sermayenin organik bileşiminin yükselme eğilimi”nin kaçınılmaz olmadığını ileri sürenlerin hatası budur zira üretim araçlarını üreten I. Bölge sanayilerinin üretkenliğindeki artışla birlikte sabit sermayenin parça başı değeri düşer.  The Theory of Capitalist Development, New York: Monthly Review Press, 1941, s.103-104 ve devamındaki tartışmaya bakınız. [Kapitalist Gelişme Teorisi, Çev.: Gülsüm Akalın, Kalkedon Yayınları]

[7] Bakınız Raniero Panzieri, “The Capitalist Use of Machinery: Marx Versus the Objectivists” Phil Slater (Edi.) Outlines of a Critique of Technology, Atlantic Highlands: Humanities Press, 1980, s. 39-68. İlk kez Quaderni Rossi, No. 1, 1961’de “Sull’uso capitalistico delle macchine nel neocapitalismo,” olarak basıldı.

[8] Romano Alquati’nin çalışmaları bunların arasında en önemlisiydi. Örneğin Romano Alquati, Sulla FIAT e Altri Scritti, Milano: Feltrinelli Editore, 1975 içersinde yeniden basılan “Composizione

organica del capitale e forza-lavoro alla Olivetti,” (1962) and “Ricerca sulla structtura interna delle classe operaia,” (1965) metinlerine bakınız.

[9] Kapital’in Birinci Cildinin 15. Bölümünün 5. Kısmındaki pasaj: “1830’dan bu yana bütün icatlar tarihinin sermayeyi işçi sınıfı isyanına karşı silahlarla donatma maksadını taşıdığını yazmak mümkündür.”

[10] Bu kavramlar hakkında daha fazla tartışma ve bunların işçi sınıfı tarihinin analiz edilmesinde faydaları için bakınız, Harry Cleaver, Kapital’i Politik Olarak Okumak, Çev.: Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık, 2008. Ayrıca Yann Moulier, “L’Operaisme italien: organization/representation/ideologie ou la composition de classe revisité,” Marie-Blanche Tahon et Andre Corten, L’Italie: le philosophe et le gendarme, Actes du Coloque de Montreal, Montreal: VLB editeur, 1986.

[11] Bu aynı zamanda “üretim ilişkileri” ve “üretim güçleri”nin anlamının yeniden yorumlanmasını sağladı. Söz konusu kavramların Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya “Önsöz”ündeki kullanımı çok fazla üretken olmayan spekülasyonun temelini oluşturdu. Bu tür yeniden yorum için bakınız: Harry Cleaver ve Peter Bell, “Sınıf Mücadelesi Teorisi Olarak Marx’ın Kriz Teorisi”, Çev.: Münevver Çelik, Conatus Kriz Teorisi ve Öznellik, Sayı 5.

[12] Burada sınıf karşılaşmasının her zaman “döngüsel” bir formu varsayacağına hiçbir kanı yoktur: bu tamamen sermayenin gerçekten kontrolü yeniden oluşturup olmadığına bağlıdır. Marksist analiz sürekli bu tür karşılaşmanın devrimci süreci gerçekleştirebileceği olasılığında ısrar eder, şöyle ki sermaye kontrolü yeniden oluşturamaz ve tarihsel sahneden çekilir.

[13] 1962’de yazılan “The Factory and Society” isimli bir denemede Tronti şunları yazar: “Kapitalist kalkınma ne kadar gelişirse, yani nispi astı değer üretimi ne kadar her yere nüfuz ederse, o kadar üretim-dolanım-mübadele-tüketim çemberi kaçınılmaz olarak gelişir; yani kapitalist üretim ve burjuva toplum arasındaki, fabrika ve toplum arasındaki, toplum ve devlet arasındaki ilişki giderek daha fazla organikleşir. Kapitalist kalkınmanın en yüksek düzeyinde toplumsal ilişkiler üretim ilişkilerinin momentleri haline gelir ve bütün toplum bir üretim eklemlenmesi olur. Kısacası, toplumun bütünü fabrikanın bir dişlisi olarak yaşar ve fabrika toplumun tamamı üzerindeki kendi özel egemenliğini genişletir.” Mario Tronti, “La fabbrica e la società,” Quaderni Rossi, No., 2, 1962, s. 20. (Bu deneme Mario Tronti, Operai e capitale, Torino: Einaudi, 1966 (1971), s. 39-59 içersinde yeniden basıldı). Bu teorileştirme Gramsci ve Frankfurt Okulu’nun kapitalist hegemonya vizyonlarına alternatif (sınıf antagonizmasının ortadan kalkmadığı, bilakis kültürel gelişim dinamikleri dahil her şeye sirayet ettiği) bir yaklaşım sağladı.

[14] İşçi sınıfının ayrılmaz parçaları olarak “ücretlendirilmemiş” olanların ilk analizi İtalya’da geliştirildi, örneğin bakınız Mariarosa Dalla Costa and Selma James, “The power of Women and the Subversion of the Community,” Radical America, Vol. 6, No. 1, January-February 1972 ya da Collettivo Internazionale Femminista, Le Operaie della Casa, Venezia: Marsilio Editori, 1975. Ücretlendirilmemiş işin –ev işi gibi- sermayenin yeniden üretimine tabi kılınması daha sonra Marksist olmayan “gölge iş” terimleriyle Ivan Illich tarafından analiz edildi. Bakınız Shadow Work, Boston: Marion Boyars, 1981.

[15] İtalya’da bu kavramların yayılmasına örnek için bakınız: Roberta Tomassini, Studenti e Composizione di Classe, Milano: edizioni aut aut, 1977. ABD’de bu tür analiz örnekleri için –“toplumsal fabrika” düzeyinde- bakınız: Paolo Carpignano, “U.S. Class Composition in the Sixties,” ZeroWork’un Sayı 1 (1975) ve Sayı 2 (1977)’deki diğer makaleler ve daha yakın dönem makaleler için Midnight Notes. Üçüncü Dünyadaki ücretlendirilmemiş köylülere uygulanan bu tür bir analiz örneği için bakınız: Ann Lucas de Rouffignac, The Contemporary Peasantry in Mexico, New York: Praeger, 1985.

[16] Kısacası, değerlenme teorisi kapitalist egemenliğe dair Marksist teorinin bir başka parçasıdır, sermayenin bileşimi teorisinin tamamlayıcısı, ancak ondan da farklıdır, zira değerlenmeyi sabit ve değişken sermaye arasındaki tikel ilişkiden çıkarsamayla tartışabiliriz. Sermayenin bileşimi kavramı bir kez daha somuttur, çünkü bu tür tikel ilişkilerle uğraşır ve daha sınırlıdır zira her zaman üretime atıfta bulunur, bununla birlikte değerlenme çevrimi üretimin yanı sıra dolaşımı da içerir.

[17] Kapital’in I. Cildinin yedinci bölümünde “emek süreci”nin “değerlenme” ile yan yana konulması bunu birden bire görünür kılmaz, ancak aynı cildin onuncu bölümünün ikinci kısmı açıklık kazandırır. Marx şuna dikkat çeker: Kendilerine faydası olması için yöneticilerin artı emeği diğerlerine dayattığı önceki toplumların tersine, kapitalizmde işin dayatılması sonsuzdur ve kapitalist sınıf tarafından tüketilen lüksler dahil her türlü kullanım-değeri üretiminden bağımsızdır.

[18] Özellikle “yabancılaşmış emek” kısmına bakınız.

[19] Kapital’de bu tür yabancılaşmanın canlı tariflerinde ısrar, Marx’ın olgunluk çalışmasının “bilimi”ni olgunlaşmamış Hegelci öncüllerinden ayırmaya çalışan Althusser ve takipçilerini yalanlar. Sermayenin sahip olduğu ve kontrol ettiği işçilerin ürünü bir “canavar”a dönüşür (Capital, New York: Vintage, s. 302). 10. Bölümde Marx’ın bu canavarı bir Vampir olarak resmettiğini görürüz: “Sermaye ölü emektir, vampir gibi ancak canlı emeği soğurarak yaşar ve ne kadar emeği soğurursa o kadar daha fazla yaşar.” (A.g.e, s.342) Ancak ölü emek kesinlikle işçilerin ürettiği, işçilere egemen olmak için kullanılan sermayenin parçası, yabancılaşmış nesneler haline gelen ürünlerdir. “Soğrulan canlı emek” ifadesi açıkçası insanları çalışmaya zorlamak anlamına gelir ve ne kadar çalışmaya zorlanırlarsa, o kadar daha fazla ürün üretilir, o kadar daha fazla artı değer elde edilir ve o kadar daha fazla sermaye serpilir. Daha ileride (A.g.e s. 353) sermayenin, yine daha fazla iş dayatmaya çalışan yabancı canavar, “artı emek için kurt avcısı” olduğundan bahseder. Ve daha sonra 11. Bölümde birazcık daha az renkli bir dille karşılaşırız: “Üretim araçlarını çalıştıran artık işçi değildir, işçiyi çalıştıran üretim araçlarıdır. Üretken etkinliğinin maddi öğeleri olarak onun tarafından tüketilmek yerine, kendi yaşam süreçlerinde gerekli maya olarak onu tüketirler ve yaşam-süreci sadece, değerin kendini değerli kılması olarak kendi hareketine dayanır.” (A.g.e s.425). Son olarak, makineler ve modern sanayi üzerine kısımlarda sermayenin yönetimi altında işçilerin tam tersi olması gerekirken nasıl makineye hizmet etmeye başladığı hakkında sağlam bir tartışma vardır.

[20]Bakınız Mike Davis, The Stop Watch and the Wooden Shoe: Scientific Management and the Industrial Workers of the World,” Radical America, Cilt. 8, No. 6, Ocak-Şubat 1975

[21] Bakınız Benjamin Coriat, L’Atelier et le chronomètre, Paris: Christian Bourgois, 1979. Hem Taylorizm hem de Fordizm becerileri ortadan kaldırmak yerine diğer meselelerle ilişkili olmuştur. Her ikisi de üretim süreci üzerinde doğrudan denetimin yanı sıra ücretleri ve çalışma dürtülerini manipüle etmenin yeni yollarını içine aldı.

[22] Örneğin, Harry Braverman, Labor and Monopoly Capital: the Degradation of Work in the Twentieth Century, New York: Monthly Review Press, 1974 ve bundan türeyen diğer yan ürünlere bakınız.

[23] Illich’in halletmek istediği toplumu nitelendirme biçimi zaman içersinde gelişti. 1970’lerin başında, Şenlikli Toplum çalışmasında (New York, Harper&Row, 1973) o zamanların mevcut “sınırlar” tartışmasından etkilenmişti ve Marx okumaları yoluyla bundan, açıkça kapitalist Batı ülkelerinin yanı sıra “sosyalist” ülkelerin de toplumsal yapısına değinebileceği “kapitalizm”den daha kapsayıcı olacağını düşündüğü “sanayileşme” ya da “sanayi üretim tarzı” olarak bahsetti. Daha sonra Shadow Work çalışmasında Leiss, Polanyi ve Dumont’dan çıkarsayarak bunu “meta-yoğunluklu toplum” olarak adlandırdı. Daha yakın zamanda “modern aklın arkeolojisi” çalışmalarında o ve çalışma arkadaşları sıklıkla bunu “ekonomik toplum” olarak adlandırdılar.

[24] Ivan Illich, Şenlikli Toplum. Ayrıca erken çalışmaları Toward a History of Needs, Berkeley: Heyday Books, 1977 ve Deschooling Society, New York: Harper & Row, 1970 [Çev.: Mehmet Özay, Şule Yayınları] yazılmış “”Useful Unemployment and its Professional Enemies,” yazısına bakınız.

[25] Bakınız Karl Marx, Kapital, Cilt 1, Bölüm 30: Tarımsal Devrimin Sanayi Üzerindeki Tepkisi, Sanayi Sermayesi İçin İç Pazarın Yaratılması s. 709, Çev.: Alaattin Bilgi, Sol Yayınları.

[26] A.g.e Bölüm 1

[27] Bakınız örneğin Alfred Sohn-Rethel, Intellectual and Manual Labour: A Critique of Epistemology, Atlantic Highlands: Humanities Press, 1983.

[28] Bakınız Okulsuz Toplum ve Sağlığın Gaspı [çev.: Süha Sertabiboğlu, Ayrıntı Yayınları] çalışmasına ve Disabling Professions, London: Marion Boyars, 1977.

[29] Bazı noktalarda Illich bu terimleri Toward a History of Needs eserinde olduğu gibi birbirinin yerine geçebilecek şekilde kullanır gibi görünür: “Bu ister istemez metaların çoğalmasıyla ilişkili değer olmamanın bir biçimidir. Kitlesel sanayi ürünlerinin artan kullanışsızlığı…” (vurgular bana aittir) s. 11.

[30] Loncalar ve serflikten kaçış göndermesi Kapital Cilt 1, bölüm 26. “Kırsal yaşamının bönlüğün”den kurtulmaya atıf ise Komünist Manifesto’dandır.

[31] Cemaatin yerini atomlaşmış kapitalist toplumun aldığı 19. Yüzyıla genel bir bakış için, John P. Farrell, “Reading the Text of Community in Wuthering Heights,” ELH 56, 1989. Bu makale hem edebiyatta hem de toplumsal düşüncede 19. Yüzyıl tartışmalarına dair faydalı atıflar sağlar.

[32] Bakınız Teodor Shanin (ed) Late Marx and the Russian Road: Marxism and ‘The Peripheries of Capitalism,’ New York: Monthly Review Press, 1983. Bu derlemedeki materyallerin gösterdiği gibi, politik sorun Marx’ı Batı Avrupa’daki ilkel kırsal toplumsal yapıları yeniden düşünmeye sevk etti. Almanya’daki (memleketi Trier’in yakınında) bazı ilkel tarım komünlerinin 19. Yüzyılda hayatta kalmak için yeterince “doğal canlılık” sergilediğini kabul etmesine rağmen, açıkça bunların izole edilmekte olan antikalar olacağını düşündü ve çok daha yaygın olan Rus Mir’e hak ettiği ilgiyi göstermedi. (s.107).

[33] Antropologlar ile yerli halkların otonomi için mücadeleleri arasındaki birçok bu tür politik işbirliği içinde bakınız Cultural Survival örgütü ve Cultural Survival Quaterly dergisi ile ilişkili olanların çalışmasına bakınız.

[34] Otonom toplumsal projeler üzerine düşünme ve inşasına katkıda bulunan toplumsal hareketler her türlü teori veya bir entelektüel gruptan daha fazlası oldu. Muhtemelen bunlardan en önemlisi, alternatif var oluş biçimlerini –hem teoride hem de pratikte- gerçekten geliştirmeye çalıştıkları ölçüde toplumsal cinsiyet hareketi (hem kadınlar hem eşcinseller) ve yeşil/çevre hareketi olmuştur. Burada tartışmamı bir dizi geniş mücadeleden genel sonuçlar çıkarmaya çalışan Illich ile sınırlıyorum, ancak bu faaliyetler bilinçli bir şekilde “Marksist” olsun olmasın bu toplumsal hareketler içersinde yaratılan pratikleri ve düşünceleri inceleyen daha ileri çalışmaların yapılmasına ihtiyaç duyar.

[35] Ivan Illich, Şenlikli Toplum, Çev.: Ahmet Kot, Ayrıntı yayınları

[36] Ivan Illich, Shadow Work, Bölüm II: “Yerel Değerler”

[37] A.g.e Bölüm III: “Varlığa Karşı Savaş.”

[38] Gustavo Esteva, “Los ‘Tradifas’ O el Fin de la Marginación,” El Trimestre Economico, Vol. L(2), Núm. 198, Abril-Junio de 1983, pp. 733-769;  “Para Ser Como la Sombra de un Arbol,” El Gallo Illustrado, No. 1247, 18 mayo 1986, p. 17;  “En la senda de Juan Chiles,” El Gallo Illustrado, No. 1250, 8 junio 1986; “Cocinar la Autonomîa, ” El Gallo Illustrado, #1276, 7 Diciembre 1986, pp. 8-9; “Las naciones Indias en la nacion mexicana,”El Gallo Illustrado, #1308, 19 Junio 1987, pp. 8-10; “Regenerating People’s Space,” in Alternatives  XII, 1987, pp. 125-152; “Food Reliance and Peasant Self-Management: Bases for the Agrarian Transformation of Mexico,” typescript;  “Celbration of Common Men,” typescript.

[39] Komünist Parti Manifestosu’nun III. bölümünde “Eleştirel-Ütopyacı Sosyalizm ve Komünizm” analizine bakınız.

[40] Bu Toni Negri’nin formülasyonudur. Bakınız bu sayıya katkısında 13. Tez

[41] Nitekim kapitalist teknolojilerin –Taylorist üretim örgütlenmesi gibi- devr alınması ve devrimci bir toplumda işçiler tarafından kullanılması gerektiği düşüncesi Lenin gibilerin hatasıdır. Bakınız V.I Lenin Collected Works, Cilt 27 , Immediate Tasks of the Soviet Government, 1918, “Raising the Productivity of Labor” bölümünde.  Illich Şenlikli Toplum eserinde, benzer eleştirilerin Marksizm içersinden de olduğunun (örneğin, önceki “sınıf bileşimi” tartışmasında bahsedilen Batı Marksizminin ve otonomist Marksistlerin) farkında değilmiş gibi görünmesine rağmen, ortodoks Marksistler arasındaki bu tür pozisyonlara saldırmakta oldukça haklıdır.  

[42] Marx’ın bu fikri yönünü en açık bir şekilde ifade eden Marksistler arasında Herbert Marcuse, özellikle Eros ve Uygarlık çalışmasında, Fransız Situationistler, birçok İtalyan Yeni Solu (“red stratejisiyle” Mario Tronti ve 1970’lerde kısa süreli basılan Zerowork’un Amerikalı yazarları ve halen Boston’da basılan Midnight Notes vardır. Dünya incelemeleri kendilerini benzer bir anlayışa sürükleyen Marksist olmayanlar arasından bakınız  Bertrand Russell ve mükemmel denemesi “In Praise of Leisure” Why Work? Arguments fort he Leisure Society, Vernon Richards (Edi.), Londra: Freedom Press, 1983 s. 25-34 ve Jacque Ellul, “From the Bible to a History of Non-Work,” Cross Currents, Sayı. 35, No. 1, Bahar 1985, s. 43-48.

[43] Rus İşçi Örgütü Kooperatifi (ç.n).

[44] Buradaki dikkate değerliği açısından, “bireylerin tam gelişimine” imkân tanıyan yaşam zamanının özgürleşmesi hakkında Grundrisse’deki yorumunun ışığında, (doğru olsun olmasın) daha ilkel akrabalık temelli toplumsal biçimlere karşı Rus komününde nasıl “bir şahsi aile koruması olarak ev ve çiftlik” varlığının “bireyselliği” beslemeye yardımcı olduğuna dair Marx’ın yorumları vardır.

[45] Marx’ın bu öğeleri analizi asıl olarak Rusya için devrimci stratejide köylü komünlerinin rolünün tartışmasındaki müdahaleleri olarak yazılmış bir dizi mektup ve mektup tasarısında bulunur. Bu dokümanlar artık Karl Marx ve Frederick Engels Collected Works (New York: International Publishers, 1989, Cilt 24, s. 346-371.  içersinde bulunabilir. Shanin (ed) Late Marx and the Russian Road çalışmaları Marx’ı etkileyen birçok Rus’un çevirilerini içeren yorumlayıcı denemeleri ve ilave dokümanları ortaya koyar.

[46] Bu eğilim Kalvinist karşılığının bütün darlığını seküler bir biçimde yansıtan sosyalist çalışma etiğiyle birlikte Marksist-Leninist geleneğin bütününü fiilen içerir.

[47] Bu eğilim sermayenin araçsallaştırma perspektifinin dışında işçi sınıfı mücadelesini teorileştirmede ya da anlamada yetersiz olduğunu kanıtlayan daha çok “eleştirel teori” ve onun dallarını içerir. Marcuse’un çalışması, elbette, sınırları ne olursa olsun, bu gelenek içersinde dikkate değer bir istisnaydı zira sermayenin hayatta kalmak için denetlemek zorunda olduğu güçlerin otonom dinamizmini anlamaya çalıştı.

[48] Konsey Komünistlerine genel bir bakış için bakınız: Mark Shipway, “Council Communism,” Maximilien Rubel and John Crump, Non-Market Socialism in the Nineteenth and Twentieth Centuries içersinde, New York: St. Martin’s Press, 1987 veya Peter Rachleff, Marxism and Council Communism, New York: Revisionist Press, 1976.

[49] Bu Leninist olmayan Marksistlerin arasında ABD’deki Johnson-Forest eğilimin parçası olanlar, özellikle C.L.R James ve Raya Dunayevskaya, ve Fransa’daki Socialisme ou Barbarie gazetesinin ilk yıllarıyla ilişkili olanlar vardır. Bakınız: C.L.R. James, Grace C. Lee and Pierre Chaulieu, Facing Reality: The New  Society … Where to Look for It, How to Bring it Closer, Detroit: Bewick/Ed, 1974 (originally published in 1958)  especially chapter 1, Raya Dunayevskaya, Marxism and Freedom, London: Pluto Press, 1975 (originally published in 1958) and the collection of Socialisme ou Barbarie.

[50] Örneğin Siyahların otonomisi meselesi üzerine bakınız C.L.R. James, “The Revolutionary Answer to the Negro Problem in the USA, ” (1938) C. L. R. James, The Future in the present, Selected Writings Cilt. I, London: Allison & Busby, 1977 içersinde yeniden basıldı. Kadınların otonomisi meselesi üzerine Selma James’in erken denemesi Mariarosa Dalla Costa and Selma James, The Power of Women and the Subversion of the Community, Bristol: Falling Wall Press 1972 içersinde “The Power of Women.”

[51] Bu kavrama dair bütün tartışma Antonio Negri’nin Marx Ötesi Marx [Çev.: Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık] olarak basılan Grundrisse üzerine Ecole Normale derslerinde bulunabilir.

[52] İşçi sınıfının ret gücü üzerine, bakınız Mario Tronti, Operai e capitale

[53] Burada kullanıldığı şekilde “kendi” önekinin bireysel kendilikle hiçbir bir zorunlu çağrışımı bulunmadığını ancak hem bireye hem de karmaşık ancak kolektif sınıf öznesine atıfta bulunabileceğini belirtmek önemlidir. Negri, kendi çalışmasında, makro sınıf öznesini tartışırken kendini değerli kılma terimini kullanmaya meyleder. Kavram, bununla birlikte, bireysel özerkliğin dinamiği üzerine düşünmede de faydalı olabilir: Félix Guattari’nin La Révolution moléculaire, Paris: Éditions Recherches, 1977 (Penguin, 1984) ya da Gilles Deleuze ile birlikte olan iki çalışmalarında işaret edilen mikro ya da moleküler mücadele türleri: Anti-Oedipe: Capitalisme et Schizophrénie, Paris: Minuit, 1972 and Mille Plateaux: Capitalisme et Schizophrénie, Paris: Minuit, 1980.  Yakın dönemde Negri ve Guattari Bizim gibi Komünistler [Çev. Barış ÖzÇorlu, Otonom Yayıncılık] eserini yazmak üzere birlikte çalıştılar. Negri’nin şimdiki çalışmasında “kuruluş” büyük ölçüde “kendini değerli kılma”nın yerini aldı. Bu derlemedeki denemeye bakınız.   

[54] Negri, Marx Ötesi Marx, Çev. Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık

[55] Situanistler’in “saptırma” kavramı egemenlik araçlarının nasıl alt üst edilebileceğini ve işçiler tarafından kendi amaçları için kullanılabileceğini kavramayı amaçlayan pek nadir erken Marksist teorilerden biriydi. Egemenlik mekanizmalarını düşünmede egemen Marksist paradigma Lenin’in kapitalist devlet üzerine yorumundan alınmış gibi görünmektedir: bu mekanizmalar kullanılamaz ancak alaşağı edilmeleri gerekir. İtalyan Yeni Solu teorisyenleri arasında, Negri’nin genel kendini değerli kılma kavramı işçi sınıfı gücünün bir ifadesi olarak yeni bir ücret anlayışı tarafından önceleniyordu. İşçi sınıfı gücünün kaynağı olarak ücret üzerine en ilginç olanı bütün sınıf bileşimi içersinde ücretlendirilmemişlerin rolüne dair bir analiz ve bu analize dayalı politik bir kampanya geliştiren Ev İşi için Ücret Hareketine dahil olan kadınların çalışması oldu. Bakınız Mariarosa  Dalla Costa and Selma James, op. cit., and Silvia Federici, “Wages Against Housework,” (1975) in Ellen Malos (ed) The Politics of Housework, London: Allison & Busby, 1980.

[56] Antonio Negri, Marx Ötesi Marx, Otonom yay.

[57] Aynı zamanda, kendini değerli kılma olmadan, işin reddi sermayenin yeniden sömürgeleştirmesine hassas boş uzamlar yaratır. Fakat bu büyük ölçüde soyut bir olasılıktır, bir kural olarak, işe karşı mücadele –aleyhinde konuşanların sık sık istihza ile vurguladığı- manasız bir hiçbir şey yapmama “serbestliği”nin yerini almayı hedeflemez. Bilakis insanların işlerinin ötesinde ve işlerine rağmen yapmaktan hoşlanacakları bütün her şey için zaman ve uzam yaratır. İşçi sınıfının uzun süre çalışmaya zorlandığı zaman ve yerlerde geri kalanı için yalnızca “boş zaman” aradı, he ne kadar bu geri kalan zorunlu ve anlaşılabilir olsa da, nadiren emek gücünün basit yeniden üretiminden daha başka bir şey olarak görülebilir.

[58] Örneğin Ann Lucas de Rouffignac’ın Contemporary Peasantry in Mexico: A Class Analysis, [New York: Praeger, 1985] çalışmasında 2. bölüm’de campesinistanın duygudaş tutumuna bakınız. “The Debate in Mexico  Over the Peasantry and Capitalism” or her treatment in “El Debate Sobre los Campesinos y el Capitalismo en México,” Comercio Exterior, Vol. 32, No. 4, Abril 1982, pp. 371-383.

[59] Bakınız Shadow Work, s. 58

[60] Illich’in daha erken çalışması, Şenlikli Toplum gibi, sekiz yıl önce ortaya attığı itirazdan o kadar da bağımsız değildi. Onun “araçlar” nosyonunun alışıldık anlamından daha geniş olduğunu tartışmak yerine, onun örnekleme seçimlerini ve üretim alanı üzerindeki  -yeniden üretici etkinliklerin hizmet sektörü içersinde üretime dönüşümünü içeren- yaygın ilgisi insan yaşamına, en azından potansiyel olarak, anlam katabilen tek etkinlik olarak işle ilgili kaygısını muhafaza eder gibi göründü. Aslında, emeği işle yan yana koymakla (bölüm 2) Engels’e ait kapitalizm altında istenmeyen, pis ve post-kapitalist toplumda arzulanan, özgür iş arasındaki ayrımı yeniden üretti. Bu tür bir kanı insan hayatında gerçekleştirilebilecek büyük çeşitlilik biçimlerini görmemenin veya idrak edememenin yanı sıra işin insanın kendini gerçekleştirmesi bakımından ilginç bir yöntem olabilmesinin ancak onun yaşamın geri kalanına tabi olması yoluyla, kapitalizmin tam karşıtı, olabileceğini kabul etmekten geçer.

[61] Illich, Shadow Work s. 58; Antonio Negri, Marx Ötesi Marx, Ders Sekiz: “Komünizm ve Geçiş” s. 237, Otonom Yay.  

[62] “Komünizme giden her adım, farklılıkların tüm zenginliğinin genişlemesinin ve yayılmasının uğrağıdır…. Komünist geçiş kendini değerli kılmadan öz-belirlenime, proleter öznenin daha fazla ve daha geniş bağımsızlık elde etmesine, onun çok yönlülüğünün kuruluşuna giden yolu izler.” Marx Ötesi Marx, Çev.: Mnevver Çelik, Otonom Yayıncılık, s. 257-258

[63] Örneğin yukarıda belirtilen Esteva’nın çalışmasına bakınız. Homo economicus ya da geleneksel insannın vb. karşısında “ortak insan” olarak adlandırdığı şeyin tarihsel ortaya çıkışını göklere çıkarabilir ancak kapitalizm içersinde kendi görünümünü açıklayamaz. Esteva’nın otonom “ortak insanının” “toplumun çatlaklarında doğduğu” kavramı hem onun “marjinlerle” ilgili fikrini hem de bu otonom öznelerin kapitalist toplumun dinamiği içersinde ve ona karşı nasıl ortaya çıkabileceğini göstermek konusundaki bir teori eksikliğini yansıtır. Marksistler açısından onun kendini değerli kılan özneleri bir kere sermayeye karşı mücadelelerinde devrimci kopuş noktasına kadar kendi otonomilerinin olgunlaşması için zaman ve uzamı oluşturan entegre olmuş işçiler (Illich ve Esteva’nın diliyle homo economicus) değildir. Bunlar daha ziyade sermayenin kendi genişletilmiş yeniden üretimine bütünleştirmede başarısız oldukları, sermayenin kendisine göre marjinal olarak tanımladıklarıdır.

Bu yazı SOYKÜTÜK içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s