Faruk Sulehria’ın Gilbert Achcar’la Röportajı: Mısır Nereye Gidiyor?

Mısır Nereye Gidiyor?

Faruk Sulehria’ın Gilbert Achcar’la Röportajı   

Faruk Sulehria (FS): Sizce Mübarek’in gelecek seçime katılmama sözü hareketin zaferini mi temsil ediyordu yoksa bu, hemen ertesi gün Mübarek taraftarlarının Tahrir Meydanında göstericilere vahşice saldırması gibi yalnızca kitleleri yatıştırmak için bir oyun muydu? 

Gilbert Achcar (GA): Hüsni Mübarek’i akşam ödünler bildirmeye sevk eden Mısırlı rejim karşıtı halk ayaklanması 1 Şubat’ta doruk noktasına varmıştı. Bu halk protestosunun gücünün bir itirafı ve diktatörün tarafında, hükümetin muhalefetle görüşme arzusunun duyurulmasıyla ortaya çıkan, açık bir geri çekilmeydi. Bunlar gerçekten de böylesi otoriter bir rejimden gelen önemli tavizlerdi ve halk hareketliliğinin önemini gösteren bir ifadeydi. Mübarek önceki parlamento seçimlerinde icra edilen sahtekarlığa karşı halen sürmekte olan hukuki davaları hızlandırma sözü bile verdi.

Ne var ki bunun ötesine geçmeye gönüllü olmadığına da açıklık getirdi. Kati suretle kendi tarafında olan orduyla birlikte kitle hareketini ve politik sistemi reforme etmesi için kendisini sıkıştıran Batılı güçleri teskin etmeye çalışıyordu. İstifanın dışında, Mısır protesto hareketinin başlangıçta 25 Ocak kampanyasını başlattığında, açık ve net bir şekilde ifade ettiği bazı önemli talepleri kabul etti. Bununla birlikte hareket o günden beri, Mübarek’in istifası dışında hiçbir şeyin kafi gelmeyeceği, çoğunluğun hatta mahkemede yargılanmasını talep ettiği bir noktaya doğru radikalleşti.

Üstelik rejimin bütün önemli kurumları –yürütmenin yanı sıra yasama, yani parlamento- şu anda hareket tarafından gayrimeşru ilan edildi. Sonuç olarak muhalefetin bir kısmı, kurucu meclisin seçimini kontrol etmek için anayasa mahkemesinin başının geçici başkan olarak tayin edilmesini talep ediyor.

Diğerleri hatta geçişi yönetmek için bir ulusal muhalefet komitesi istiyor. Elbette bu talepler radikal demokratik bir perspektif meydana getiriyor. Kitle hareketinin baştan aşağı bir değişimi uygulamak için rejimin omurgasını, yani Mısır ordusunu parçalaması veya dengesini bozması gerekecektir.

FS: Mısır ordusunun Mübarek’i desteklediğini mi kast ediyorsunuz?

GA: Mısır -Pakistan ya da Türkiye gibi ülkelerle çok daha fazla kıyaslanabilir- esas itibariyle kendisi ordu kökenli insanlarla dolu olan sivil yüzlü askeri bir diktatörlüktür. Başta Müslüman Kardeşler olmak üzere Mısırlı muhalefetin, ordu ve onun “yardımsever” olmasa da, “tarafsız”lığı hakkında yanılsamalar yayması sorundur. Gerçek şu ki, bir kurum olarak ordu hiç de “tarafsız” olmamasına rağmen, orduyu dürüst bir aracı olarak resmediyorlar. Şayet ordu, hareketi bastırmak için kullanılmıyorsa, bunun tek nedeni Mübarek ve genelkurmayın onu böyle bir harekete başvurması için uygun görmediklerindendir, zira muhtemelen askerlerin baskı uygulamaya gönülsüz olacaklarından korkuyorlar. Rejimin bunun yerine protesto hareketine karşı-gösterilere ve eşkiyalarla saldırılara başvurmasının nedeni budur. Rejim, Mısır’ı iki kamp arasında parçalanmış gibi göstererek bir iç savaş manzarası oluşturmaya çalıştı. Böylece durumun “arabulucusu” olarak ordunun müdahalesine meşrululuk sağlanmış oldu.

Eğer rejim dikkate değer bir karşı-hareketi harekete geçirmekte başarılı olur ve daha büyük ölçekte çatışmaları kışkırtırsa ordu, Mübarek’in verdiği sözlerin uygulanacağının teminatını vererek devreye girebilir: “Oyun bitti, herkes şimdi evine gitmeli.” Birçok gözlemci gibi ben de şu son iki günde bu oyunun protesto hareketini zayıflatmada başarılı olabileceğinden korkuyorum. Fakat “ayrılma günü”ne dair devasa hareketlilik güven verici. Ordunun halk ayaklanmasına karşı daha önemli ve daha ileri tavizler vermesi gerekecektir.

FS: Muhalefetten bahsettiğinizde, bu muhalefet hangi güçleri içeriyor? Elbette Müslüman Kardeşler ve El Baradey’i biliyoruz. Sol kanat güçler, sendikalar gibi başka oyuncular da var mı?

GA: Mısır muhalefeti geniş bir dizi gücü içeriyor. Legal olan ve liberal muhalefet diyebileceğimiz Wafd gibi partiler var. Müslüman Kardeşlerin yer aldığı muğlak bir kesim var. Legal bir statüsü yok ancak rejim tarafından müsamaha gösteriliyor. Bütün yapısı açıktır; bir yer altı gücü değildir. Müslüman Kardeşler elbette açık ara farkla muhalefetteki en büyük güçtür. Mübarek rejimi, ABD baskısıyla 2005 parlamento seçimlerinde muhalefete biraz yer verdiğinde Müslüman Kardeşler bütün engellemelere rağmen -“bağımsız” olarak çalışan- 88 milletvekili, yani parlamentonun yüzde yirmisini almayı başardı. Geçen Kasım ve Aralık ayında gerçekleşen son seçimlerde, Mübarek rejimi 2005’de açtığı sınırlı alanı kapatma kararı verdikten sonra, Müslüman Kardeşler bir tanesi dışında bütün kürsülerini kaybederek neredeyse parlamentodan silindi.

Soldaki güçler arasında en genişi legal statüsü ve beş milletvekili olan Tagammu partisidir. Tagammu, Nasırcı mirasa atıfta bulunur. Komünistler Tagammu saflarında öne çıktılar. Aslında rejime bir tehdit oluşturmayan reformist bir sol partidir. Aksine her fırsatta rejimle oldukça uyumlu olmuştur. Mısır’da ayrıca küçük ama canlı ve kitle hareketiyle içli dışlı sol-kanat Nasırcılar ve radikal sol var.

Bir de 2000 yılında İkinci Filistin İntifadasıyla dayanışma içerisinde başlamış çeşitli muhalif güçlerden aktivistlerin bir koalisyonu olan Kifaye gibi “sivil toplum” hareketleri var. Daha sonra Irak işgaline karşı çıktılar ve sonradan Mübarek rejimine karşı demokratik bir kampanya hareketi olarak ünlendiler. Mısır 2006’dan 2009’a kadar, birkaç etkileyici kitlesel işçi grevi dahil olmak üzere gelişen bir sanayi eylemi dalgasına tanık oldu. Toplumsal radikalleşmenin neticesinde doğan bir veya iki çok yakın istisnanın dışında Mısır’da bağımsız işçi sendikası yoktur. İşçi sınıfı kütlesi otonom temsil ve örgütlenmenin faydalarına sahip değildir. 6 Nisan 2008’de işçilerle dayanışma için bir araya gelme çabası, 6 Nisan Gençlik Hareketinin oluşumuna yol açtı. Bu ve Kifaye gibi birlikler siyasal partiden çok kampanya odaklı gruplardır ve bağlantısız aktivistlerle birlikte farklı politik ilişkilerden insanları içerir.

Muhammed El Baradey’in, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu IAEA’daki üçüncü dönem başkanlığından ve 2005 Nobel Barış Ödülüyle artan kişisel prestijinden sonra, 2009’da Mısır’a döndüğünde, soğuk çekingen bir pozisyon benimseyen Müslüman Kardeşlerle beraber etrafında liberal ve sol bir koalisyon toplandı. Muhalefetteki çoğunluk El Baradey’e uluslararası şöhrete ve bağlantılara sahip ve dolayısıyla da Müberek ya da oğluna karşı güvenilir bir başkan adayını simgeleyen güçlü bir aday olarak gördü. El Baradey bu yüzden geniş bir muhalif kesim için politik güçlerin yanı sıra kişileri de toparlayıcı bir figür oldu. Ulusal Değişim Derneği’ni oluşturdular.

Bütün bu güç gösterişi şimdiki isyanda çok fazla müdahil oldu. Bununla birlikte sokaklardaki insanların ezici çoğunluğu herhangi bir politik bağlantıya sahip değiller. İsyan, benzin, gıda ve elektrik gibi temel ihtiyaçların fiyatları şok edici işsizlikte keskin bir şekilde arttığı için, kötüleşen ekonomik şartlarla beslenen, despotik bir rejim altında yaşayan muazzam bir kitlesel öfke patlamasıdır. Bu, Mısır’ın yanı sıra bölgenin çoğunluğunda görülen bir vakadır ve Tunus’ta başlayan isyan ateşinin çok hızlı bir şekilde Arap ülkelerine yayılmasının nedeni de budur.

FS: El Baradey gerçekten halkçı mı yoksa rejimi korumaya çalışırken bazı simaları değiştirmeye çalışan Mısır hareketinin bir tür Mir Hüseyin Musevi’si mi?

GA: Öncelikle Musevi nitelemesine katılmıyorum. Elbette eğer kastedilen bir toplumsal devrimse Mir Hüseyin Musevi “rejimi değiştirmek” istemedi. Fakat Pasdaran’a öncülük eden, Ahmedinejad’ın temsil ettiği otoriter toplumsal güçler ve Musevi’nin temsil ettiği liberal reformist bir perspektif etrafında birleşen diğerleri arasında kesinlikle bir çatışma vardı. Aslında bu politik yöntemin modeli anlamında “rejim”in türü üzerine bir çatışmaydı.

Muhammed El Baradey ülkesinin mevcut diktatörlükten serbest seçimler ve siyasal özgürlüklerle, liberal demokratik bir rejime geçmesini isteyen samimi bir liberaldir. Eğer geniş bir politik güç onunla işbirliği etmek isterse bunun nedeni onda mevcut rejime göre en güvenilir liberal alternatifi görmeleridir. Kendine ait örgütlü seçmenlerine komuta etmeyen ve dolayısıyla demokratik bir değişim için uygun bir kukladır.

Sizin benzetmenize geri dönecek olursak onu 1979 İslam devrimine öncülük edenlerden biri , İran rejiminin bir üyesi olan Musevi ile karşılaştıramazsınız. 2009 kitlesel protesto hareketinin lideri olarak ortaya çıkmadan önce Musevi’nin İran’da kendi müritleri vardı. Mısır’da El Baradey benzer bir rol oynayamaz ve oynamaya da kalkışmaz. Geniş güçlerce destekleniyor ancak hiçbiri kendisini liderleri olarak görmüyor.

Müslüman Kardeşlerin El Baradey’e yönelik başlangıçtaki ihtiyatlı tutumunun nedeni, Baradi’nin dini bir eğilimi olmaması ve kendileri için çok fazla laik olmasıdır. Üstelik Müslüman Kardeşler yıllar içinde rejimle belirsiz bir ilişki geliştirmiştir. Eğer El Baradey’i tamamen destekleselerdi, oldukça uzun zamandır pazarlık ettikleri Mübarek rejimiyle görüşme sınırlarını daraltmış olurlardı. Rejim sosyo-kültürel alanda onlara çok ödün verdi. Bu Kardeşleri yatıştırmak için rejimin yapabildiği en kolay şeydi. Sonuç olarak Mısır 1950 ve 1960’larda Cemal Abdul Nasır yönetiminde pekiştirilen laikleşmeden geriye doğru muazzam adımlar attı.

Müslüman Kardeşlerin amacı serbest seçimlerde, hem parlamento hem de başkanlık seçimleri, kendilerinin yer almasını onaylayacak demokratik bir değişimi güvenceye almaktır. İlham aldıkları model, ordunun politik sistemde önemli bir ayak olarak kalarak demokratikleşme sürecini kontrol ettiği Türkiye modelini Mısır’da yeniden üretmektir. Bu süreç yine de İslami muhafazakar bir parti olan AKP’nin seçimleri kazanmasını mümkün kılan bir uzam yarattı. Orduya kur yapmaları ve orduyu kışkırtabilecek her türlü davranıştan sakınma yönündeki itinalarının nedeni devleti devirmeye niyetli olmamalarıdır. İktidarı aşamalı fethetme stratejisine bağlılar: radikal değil aşamacılar.

FS: Batı medyası Orta doğuda demokrasinin İslami köktendinci bir ele geçirmeye yol açacağını ima ediyor. Uzun sürgün yıllarından sonra Raşid Ghannouchi’nin Tunus’a zafer niteliğinde geri dönüşünü gördük. Müslüman Kardeşler Mısır’da adil seçimleri kazanacak gibi. Bu konudaki yorumunuz nedir?

GA: Sorunuzu biraz dolaylı cevaplayacağım. Dini köktendinci güçlerin böyle bir uzamı doldurmasına yol açanın demokrasi eksikliği olduğunu söyleyeceğim. Baskı ve siyasal özgürlüklerin eksikliği, sol kanat, işçi sınıfı ve feminist hareketin kötüleşen sosyal adaletsizlik ve ekonomik düşüş ortamında gelişmesini dikkate değer ölçüde azalttı. Bu tür koşullarda kitle protestosunun en kolay ifade yeri, en gönüllü ve açık bir şekilde uygun kanalları kullananlar olacaktır. Muhalefete işte böyle dini ideolojiler ve programlara bağlı güçler tarafından hakim olundu.

Bu tür güçlerin bütün politik akımlar arasında açık ve demokratik ideolojik rekabet içerisinde kendi görüşlerini savunmakta özgür olduğu bir toplumu arzuluyoruz. Orta doğu toplumlarının siyasal laikleşme yoluna ve 1950 ve 1960’larda hakim olan dinin politik sömürüsüne ilişkin popüler eleştirel şüpheye geri dönmesi için, ancak uzun bir demokrasi pratiği yoluyla kazanılabilen siyasal eğitimi edinmeleri gerekir.

Bunu söyledikten sonra dini partilerin rolünün farklı ülkelerde farklı olduğuna değinmeliyiz. Raşit Ghannouchi’nin Tunus’a gelişinde birkaç bin insan tarafından havaalanında karşılandığı doğrudur. Ancak Nahda hareketinin Tunus’ta Mısır’daki Müslüman Kardeşlerden daha az etkisi vardır. Elbette bunun nedeni kısmen Al-Nahda’nın 1990’lar boyunca sert baskılara maruz kalmasıdır. Ancak bir başka neden de, yüksek Batılılaşma ve eğitim düzeyi ve ülkenin tarihinden ötürü, Tunus toplumunun Mısır toplumundan daha az dini köktendinci fikirlere meyilli olmasıdır.

Ancak İslami partilerin bütün bölgede mevcut rejimlere muhalefette başlıca güç haline geldiklerine hiç şüphe yoktur. Otuz yıldan fazladır hüküm süren kanatların yörüngesini değiştirmek sürüncemeli bir demokratik deneyim olacaktır. Alternatifi, Cezayir’in halen bedelini ödediği yıkıcı bir iç savaşa yol açan, seçim sürecinin 1992’de ordu tarafından askeri darbe yoluyla engellendiği Cezayir senaryosudur.

Son birkaç haftadır Arap halkları arasındaki hayret verici demokratik emeller dalgası gerçekten de çok cesaret vericidir. Ne Tunus’ta ne de Mısır’da veya bir başka yerde halk protestoları, dini programlar ya da çoğunlukla dini güçlerin başı çekmesi için mücadele etmiştir. Bunlar demokrasi için güçlü bir özlem duyan demokratik hareketlerdir. Müslüman ülkelerin demokrasiyle kültürel “uyuşmazlığı” hakkındaki yaygın “Oryantalist” önyargıların aksine, kamuoyu araştırmaları yıllardır bir değer olarak demokrasinin Ortadoğu ülkelerinde son derece yüksek oranda istendiğini göstermektedir. Devam eden olaylar bir kere daha, hangi “kültürel çevreye” ait olursa olsun, özgürlükten mahrum her halkın eninde sonunda demokrasi için ayağa kalkacağını gösteriyor.

Orta Doğuda gelecek serbest seçimler için her kim koşturup kazanırsa kazansın, aslında demokrasi talebinin çok güçlü hale geldiği bir toplumla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Bu arzuları gaspetmek –programı ne olursa olsun- her türlü parti için oldukça güç olacaktır. Bunun imkansız olacağını söylemiyorum. Ancak devam eden olayların bir önemli sonucu da demokrasi yönündeki halk arzularının muazzam bir şekilde desteklendiğidir. Bunlar solun kendisini yeniden bir alternatif olarak kurması için ideal koşullar yaratmaktadır.

Kaynak: http://www.socialistproject.ca/

Bu yazı ORTADOĞU içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s