Immanuel Wallerstein: Tüm Yurttaşlar mı? Kimi Yurttaşlar mı! Yurttaşlığın Oluşumu

            Tüm Yurttaşlar mı? Kimi Yurttaşlar mı! Yurttaşlığın Oluşumu[1]

Immanuel Wallerstein

Biline gelen tüm tarihsel sistemlerde olduğu gibi eşitsizlik modern dünya sisteminin de temel bir gerçekliğidir. Tarihsel kapitalizmde özgün ve farklı olan şey piyasa içerisinde, yasalar önünde, tüm bireylerin temel toplumsal eşitliğinin eşit haklar çerçevesinde hedeflendiğinin ve tanındığının ilan edilmiş olmasıdır. Modern dünyanın asıl önemli politik sorunu, büyük kültürel sorun, onun sonucu olan eşitliğin teorik kabulüyle gerçek yaşamın fırsat ve hoşnutluklarının artarak devam eden keskin kutuplaşmanın nasıl uzlaştırılacağıdır.

Üç yüzyıl boyunca, on altıncı yüzyıldan on sekizinci yüzyıla kadar, bu sorun modern dünya sisteminde neredeyse hiç ele alınmamıştı. Eşitsizliğin hâlâ doğal bir şey hatta Tanrının takdiri olduğu düşünülüyordu. Ancak on sekizinci yüzyılın sonlarındaki devrimci patlamanın her yerde iktidara meydan okumasıyla birlikte eşitlik kavramı kültürel bir ikona, beylik bir kavrama dönüştü ve sözkonusu teori ve pratik arasındaki uyumsuzluğa artık kayıtsız kalınamadı. Bu kültürel talebin olası etkilerinin içerilmesi ve bu yolla “tehlikeli sınıfların” derhal dize getirilmesi iktidarı elinde bulunduranların öncelikli tercihi oldu. Liberal devletin oluşumu, talebin dizginlenmesi için inşa edilen başlıca yapıydı. Modern ideolojilerin olgunlaşması yeri geldiğinde liberal devletin oluşumunda temel bir öğeydi.

Fransız Devriminin en önemli sembolik hareketi Mösyö ve Madam gibi ünvanların artık kullanılmamasında ısrarcı olmasıydı. Herkes “yurttaş” (citoyen) sayılacaktı. Bu hareket geleneksel hiyerarşilerin yadsındığının ve kurulmakta olan yeni toplumda toplumsal eşitliğin oluştuğunun kanıtlanmasını amaçlıyordu. Fransız Devrimi amacına ulaşmıştı. Ünvanlar yeniden oluşturulmuştu. Ancak “yurttaşlık” kavramı (şayet bir nutuk yaftası olarak değilse) varlığını sürdürdü. Hatta varlığını sürdürmekten çok daha fazlasını gerçekleştirmişti. “Yurttaşlık” kavramı giderek yaygınlaştı. Her yerde benimsendi, öyle ki 1918’e gelindiğinde,  insanlığın görece ufak bir bölümünü tanımlamak için, hiçbir yerde yurttaşlık iddiasında bulunamayan, “devletsiz” insanlar kavramını icat etme zorunluluğu duyuldu.

Herhangi bir devlette sadece belli kişilerin değil (monarşi, aristokratlar), tüm bireylerin siyasal alanda ortak karar alma sürecine dahil edildiğinin ve herkesin devletin dağıtacağı toplumsal avantajlardan yararlanma hakkını elde edebildiğinin gösterilmesi için yurttaşlık kavramının kapsayıcı olması amaçlanıyordu. O zamandan beri yurttaşlara güvencesi verilen bu haklar bugün neredeyse tüm devletlerin fiilen ulaşmaya çalıştığı modern, “demokratik” bir devleti meydana getiren asgari tanımın gereklerini oluşturmuştur.

Ancak yurttaşlığın kapsayıcılığının öteki yüzü dışlayıcılıktı. Devletin yurttaşı olmayanlar tanım gereği yabancı sayıldılar –bir başka devletin yurttaşı olabilirlerdi ancak söz konusu devletin değil. Yine de teorik açıdan kabul görseler de şimdiye kadar hiçbir devletin sınırları dahilindeki yabancıların dışlanmasının önüne çok da fazla geçilememiştir. Çoğu örnekte, ülke sakinlerinin %90’ı yasal olarak yurttaştı, yani, yurttaşlık artık yasal tanımların bir sorunu haline gelmişti.

Ve bu sorun Fransız Devriminden sonra devletlerin karşı karşıya kaldığı asıl problemdi. Çok fazla sayıda kişi yurttaştı. Sonuçları tehlikeli olabilirdi gerçekten de.[2] On dokuzuncu yüzyıl (ve aslında yirminci yüzyıl), bazılarının (ayrıcalık ve üstünlük sahiplerinin) yurttaşlığı dar çerçevede tanımlamaya çalışılmasına karşın, diğerlerinin daha geniş bir tanımı geçerli kılmaya çalışmasının öyküsü oldu. Sonraki 200 yılın entelektüel teorik oluşumu bu mücadelenin çerçevesinde odaklanır. Toplumsal hareketler bu mücadele çevresinde şekillendi.

Teoride ilkesel kalınmasına rağmen yurttaşlığı pratikte tam anlamıyla tanımlayabilmenin yolu, yurttaşlığı iki kategori şeklinde ele almaktır. Bu çaba Bastille’nin devrilmesinden sadece altı gün sonra Abbé Siéyès ile birlikte başladı. Siéyès, 20-21 Temmuz 1789’da Ulusal Meclisin Anayasa Komisyonuna okuduğu raporda pasif-aktif haklar ve pasif ve aktif yurttaşlar arasında bir ayrım önerdi. Doğal ve sivil hakların “toplumun gelişimini ve himayesini sağlayanlar için” olduğunu söyledi. Bunlar pasif haklardır. Öte yandan “toplumun şekillendirildiği” politik haklar vardır. Bunlar da aktif haklardır. Siéyès bu ayırımdan yola çıkarak aşağıdaki sonuca vardı:

“Bir ülkenin tüm sakinleri pasif haklara sahip olmalıdır; hepsinin kişisel haklarını, mülkiyet haklarını, özgürlüklerini vb. koruma hakkı olmalıdır. Ancak hepsinin kamu idarelerinin oluşumunda aktif bir rol oynama hakkı yoktur; herkes aktif yurttaş değildir. Kadınlar (en azından o zamanlar), çocuklar, yabancılar ve devletin inşasına hiçbir katkısı olmayan diğerlerinin kamu yaşamını aktif bir biçimde etkilemesine müsaade edilmemelidir. Herkesin toplumun avantajlarından yararlanma hakkı vardır ancak sadece devletin oluşumuna katkıda bulunanlar geniş toplumsal yatırımda asıl pay sahibidirler (actionnaires). Sadece onlar gerçek anlamda aktif yurttaş ve cemiyetin gerçek üyesidirler.” (Siéyès, 1789, 193-194).

29 Ekim 1789’da Ulusal Meclis teorik bir kavram olan aktif yurttaşlığı, minimum üç günlük ücretini doğrudan vergiler yoluyla ödeyenlerdir şeklinde tanımlayarak bu teorik kavramı yasal bir karara dönüştürdü. Mülkiyet, aktif yurttaşlığın ön koşulu haline geldi. Rosanvallon’un da işaret ettiği gibi “Eğer akıl egemense, insanlar yasaları icat edemez. İnsanların yasaları keşfetmesi gerekir… Yeterlik fikri mantığını bu yapıdan alır.”

Yurttaşlığın anlamını sınırlama girişimi birçok biçim aldı; bu girişimlerin tümü kaçınılmaz biçimde yurttaşların aktif ve pasif olarak bölünmesini haklı gösteren antinomilerin yaratılmasını gerektiriyordu. Statülerin, sınıfların, toplumsal cinsiyetin, ırk ve etnisitelerin, eğitimin ikili ayrımlara dayandırılması çok eski hakikatlerdir. On dokuzuncu yüzyılda farklı olan, tüm yurttaşların eşitliğinin tanınmasını sınırlandırmaya hizmet eden bu ayrımların, yasal kategorilere dönüştürülmesini haklı gösterebilecek teorik bir iskeletin oluşturulmaya çalışılmasıydı.

Neden oldukça basittir. Eşitsizlik norm olduğundan artık yasal olmayan farklı statüdeki soylularla halktan kimseler arasında herhangi bir ayrım yapmaya ihtiyaç yoktu. Ancak eşitlik resmen tanınan bir norm haline geldiğinde, doğrusu “aktif” yurttaşlar olarak eşit haklara sahip “herkesin” içine kimlerin dahil olduğunun bilinmesi birden önemli oldu. Daha fazla eşitlik ahlaki bir ilke olarak tanındıkça bunun gerçekleşmesini önlemek için daha fazla engel -hukuki, siyasi, ekonomik ve kültürel- çıkarıldı. Yurttaşlık fikri on dokuzuncu ve yirminci yüzyıldaki kapitalist dünya ekonomisinin kültürel alt yapısını oluşturan ikili ayrımların uzun bir listesinin hem entelektüel hem de yasal alanda mutlaklaşmasını ve belirginleşmesini sağladı: burjuvazi ve proletarya, erkek ve kadın, yetişkin ve ergin olmayan, aile geçimini sağlayanlar ve ev kadınları, çoğunluk ve azınlık, Beyaz ve Siyah, Avrupalı ve Avrupalı olmayanlar, eğitimli ve cahil, marifetli ve miskin, profesyonel ve amatör, bilim adamı ve meslekten olmayanlar, yüksek kültür ve bayağı kültür, hetroseksüel ve homoseksüel, normal ve anormaller, sağlam beden ve hastalıklı beden, ve tabii ki tüm bu diğerlerini kapsayan uygarlaşmış ve barbar kategorisi.

Elbette yurttaşlık fikri özgürleşmek anlamına geliyordu ve aslında kutsal ve doğal sınıflandırmayı gerektiren geçerli hiyerarşilerin ölü ağırlığından bizleri kurtarmıştı. Ne var ki yasal haklardan mahrum olmanın son bulması yalnızca bir ölçüdeydi ve bu yasal ehliyetsizliklere yeni ilavelerle devam eden (yeni) ayrımcılıklar çok daha keskinleşti ve belirginleşti. Evrensel haklar gerçek pratikte bir tür dilsel seraba, bir oksimoron’a[3] dönüştü. Erdemli eşitlerin cumhuriyeti erdemli olmayanların2 reddedilmesini istemeye dönüştü.

Modern dünyanın egemen ideolojisi olacak liberalizm, erdemin öğretilebilir olduğunu vaaz etti ve bu nedenle de barbarların uygarlığa dönüşümü için bir yol olarak hakların gelişmesinin iktidar tarafından sağlanacağını ve yönetilen pasif yurttaşların aktif statüdeki yurttaşları desteklemesini önerdi. İlerleme sürecinin geri döndürülemez olduğu düşünüldüğünden bu süreç özenle, ihtiyatla ve hepsinden önemlisi kademeli bir şekilde ele alınmalıydı. Diğer yandan hakları tam anlamıyla tanınmayanların çıkarlarını savunmak üzere oluşturulmuş toplumsal hareketler söz konusu haksızlıklara bir son vermek için sürekli ne yapılabileceğini tartışıyorlardı. Hareketlerin sistem karşıtı olması gerektiğinde ısrar edenler mevcut tarihsel sistemi yıkmanın yollarını aramak gerektiğini ve böylelikle eşitsizlikleri tersine döndürebileceklerini düşünüyorlardı. Hareketlerin görevinin liberal programın kazanılmış haklarını hızlandırmak olduğuna inananlarsa aslında bütünleşme[4] yanlılarıydı.

Gördüğümüz gibi hikâye, Fransız Devrimiyle birlikte başladı. Ulusal Meclis ve daha sonra da Kongre, yurttaşlık üzerine üç somut sorunla karşı karşıya kaldı: Kadınlar, Siyahlar ve İşçiler. Fransız Devriminin sicili karmaşıktı ancak her örnekte, acı çekmeye terk edilmiş dışlananlar mevcuttu.

Kadın sorununda bütün olaylar kötü başlamıştı. Kraliyet kararının tebliğinde derebeyliğine ait araziye sahip kadınların Seçim Kurulu’nda temsil edilebilmeleri için erkek vekâletini seçmeleri -rahibe olmayan kadınlar için soylular, rahibeler için ruhban sınıfı- gerektiği bildirilmekteydi (Landes, 1988, 232, dn.5). Fransız Devrimi boyunca kadınların, özellikle de Paris’te pazara çıkan kadınların (ulusal muhafız alayı eşliğinde) Versailles’e doğru yürüyerek kraliyet ailesinin başkentte yaşamasını istediği 1789’daki Ekim günleri olarak anılan çeşitli büyük kitle gösterilerinde önemli roller oynadıkları gayet iyi bilinir.3 Ancak bu ayaklanmalardan sadece iki ay sonra, 22 Aralık 1789’da, Ulusal Meclis, kadınları resmen seçme hakkından mahrum bıraktı.[5] 1791 Anayasası ayrılıkçılığı tekrarladı ve kadınların tüm politik haklardan mahrum bırakıldığı kararı Kongrenin 24 Temmuz 1793 seçiminde de açıkça belirtilerek tekrarlandı.[6]

Kadın haklarında bazı gelişmelerin uygulamaya konduğu doğrudur. Evlenme ve boşanma işlemi yasallaştı. Erkek evladın öncelikli mülkiyet hakkı feshedildi ve evlilik dışı çocukların ve annelerinin mali açıdan desteklenmesi sağlandı. Mesele ihtilaflı olmaya devam etse de, kadınlara medeni haklarla (état civil) ilgili resmi evraklarda şahit olabilmelerine izin veren bir yasa onaylandı (Abray, 1975, 55). Ve Jakoben döneminin ateşli atmosferinde kadınlar örgütlenmeye başladılar. Halka ait topluluklarda çok daha fazla rol oynamaya başladılar. İçeriye kimin gireceğini kontrol etmeye çalışarak Konvansiyonun kapısının önünde beklediler. Salonları kuşatarak görüşlerini haykırdılar (Landes, 1988, 139-140).

5 Mayıs 1793’de Devrimci-Cumhuriyetçi Kadın Topluluğu kuruldu. Bunlar, kadınların geçim taleplerini ısrarla dile getirdi. Dilleri açıkça feminist öğeler taşıyordu. Jakobenleri soldan eleştiren öfkeliler (enragés) hareketiyle  müttefiktiler (George, 1976-77, 420). Ancak hepsinden önemlisi, bu kadınlar sesini duyurmakta ısrar eden örgütlü kadınlardı. Paris’in bir bölgesindeki kadınlar silah taşıma hakkı için talepte bulunduğunda Fabre d’Eglantine, Kongrede şaşkın bir ses tonuyla: “Cumhuriyetçilerin mitingleri boyunca giydikleri kırmızı başlığı (bonnet rouge), silah kemeri onu da daha sonra da silah takip eder.” dedi (Abray 1975, 56). Kamu Güvenlik Komisyonu kadınların politik haklarını kullanıp kullanmaması ya da siyasal derneklerde yer almalarına izin verilip verilmemesi üzerine düşünmeleri için Andre Amar’ın başını çektiği bir komite kurdu. Her ikisine verilen yanıt olumsuzdu. Komisyon, kadınların politik hakları kullanabilmeleri için gerekli “ahlaki ve fiziksel niteliklere” sahip olmadıklarını ve dahası “erkeklerle kadınların arasını açmak için” kadınların bu haklara sahip olmasını isteyenlerin aristokrasi olduğunu ileri sürüyordu (George, 1976-77, 434). Politik derneklere katılma hakkına gelince Amar, kadınların niçin üye olmasına müsaade edilmemesi konusunda oldukça netti:

“Eğer erkeğin politik eğitimin başlarında olduğunu göz önüne alırsak … o zaman bunun zaten ahlaki eğitimi neredeyse hiç olmayan, ahlak kuralları bakımından daha az donanımlı olan kadınlar için istenmesi ne kadar mantıklıdır? Dolayısıyla kadınların halka ait topluluklarda varlık göstermesi devlet içindeki aktif insanların daha fazla hata yapmalarına ve ayartılmalarına yol açacaktır. Kadınların kadın örgütleri tarafından tahrik unsuruyla harekete geçirilmelerinin, kamusal ilişkiler açısından çok tehlikeli olabileceğini ve kargaşa yoluyla oluşabilecek ihtiras ateşinde devlet çıkarlarının her şeye kurban verilebileceğini eklememize izin verin.” (Alıntı Landes’den, 1988, 144).

Elbette kadınların dışlanmasının çoğu kez geçici bir durum olduğu öne sürüldü. Lanjuinais’ın Nisan 1793’de hazırladığı daha eski bir rapor, “ahlaksız kadınların eğitiminin şimdilik biraz zaman alacağından” kadınların politik haklardan mahrum edilmesi çağrısında bulunuyordu. Cerati’nin (1966, 170) acı bir biçimde belirttiği gibi: “[Bu ahlaksızlıklar] son derece inatçı olmalıydılar çünkü üstelerinden gelmek bir yüzyıldan fazla sürmüştü.”[7] [8]

Siyahların öyküsü çok da farklı değildi. Elbette Devrim sırasında Fransa’da çok az sayıda da olsa saygı gören siyah vardı. Ama öte yanda Dominik Cumhuriyeti gibi sömürgeler bulunmaktaydı ve burası Paris’te önemli bir tartışmaya konu oluyordu. Dominik Cumhuriyeti Devrimden öncede açık bir toplumsal kast sistemine sahipti. Çoğunluğu büyük çiftlik sahibi, azınlık bir beyaz tabaka vardı. Özgür melez tabakadan insanlar vardı. Ancak en büyük grup Siyahlar olmasına karşın neredeyse çoğu köleydi. Bu, hiyerarşiye dayalı bir toplumsal katmanlaşmaydı. Ama bu grupların hiçbirinin politik hakkı yoktu. Fransız Devrimi büyük bir hevesle bu üç toplumsal grup tarafından da kabul edilmişti çünkü hepsi politik özgürlük umuyorlardı. Ne var ki Beyazlar özgür melezlere toplumsal eşitliği vermeye istekli değildi ve ne Beyazlar ne de özgür melezler kölelerin özgürlüklerine kavuşmasını istiyorlardı. Bir kez daha eşitlik normu kimin dahil edileceği sorununu gündeme getirmişti.

1793’de kölelerin özgürlüğüne kavuşmaları Fransız Devriminin eşitlikçi itkilerinin ürünü değildi. Bu hak Dominik Cumhuriyeti’ndeki köle isyanının lideri Toussaint L’Ouverture’nin gücüyle kazanılmış ve Kongre tarafından onaylanan (4 Şubat 1794 2262 No’lu Karar) bu karar Toussaint’in tutsak edilmesinden (1848’e kadar yasa yenilenmeyecekti) sonra Napolyon tarafından 1802’de iptal edilmişti. Daha da manidar olan, melezlerin özgürleştirilmesi çerçevesindeki haklar üzerine daha önce yapılan tartışmaydı. Siyahların Kardeşliği derneğinin (Amis des Noirs) desteklediği ve Massiac Derneği’nin karşı çıktığı, Beyaz çiftçilerin çıkarlarını temsil eden Meclis “ortak bir kararla” tuhaf bir uzlaşmaya vardı. Renkli insanların oy kullanma hakkını onaylayan kararın benimsenmesinden sonra Dupont de Nemours beyazların anlaşma nedenlerini açıklayan bir “bildiriyle” oy kullanma hakkının sadece “özgür ailelerin nitelikli melezlerine” verildiğini ve özgür olmayan kişi veya azat edilmiş kölelerin “yabancı bir ulusa” ait olmalarından dolayı bunlarla anlaşma yapılmadığı ve yapılamayacağı bildiriliyordu (Blackburn, 1988, 187-188). Dominik’teki yoksul Beyazlar oy hakkını sağlayan mülkiyet sahipliğine karşıydılar çünkü bu oy kullanma hakkını bazı melezlere sağlarken onlara bu hakkı tanımıyordu. Melezlerin “politik hakları kullanma yetkisi olmayan yabancıların bir türevi” olduğu yönünde benzer dışlayıcı düşünceleri kullanıyorlardı (Blackburn,1988,177). Sonuçta tartışma konusu sadece köleler değildi bunun yanı sıra özgür melezlerde tanım gereği “ulusun” parçası sayılmadığı için yurttaş olamazlardı.

Fransız işçilere gelince, aktif yurttaşlık kavramı, politik hakların mülkiyet temelli bir tanımını oluşturarak, onların da dışlanmasını amaçlıyor ve bunu hayata geçiriyordu. Ama yine de sıcak devrimci atmosfer içerisinde işçiler koşullarını iyileştirme çabasıyla örgütlenmeye başladılar. Meclis, dernekleri yürürlükten kaldırdı. Kralın kaçışından ve Anayasanın çıkarılmasından hemen önce ücretlerin hızla yükselişinin yanı sıra kâğıt paranın değer kaybı, assignatlar, yakıt işçilerinin yükselen öfkesi 1791 ilkbaharında doruğa ulaşmıştı. Grev ve kargaşanın Paris kent yönetiminin denetimi dışında olduğu görüldüğünden Meclis tarafından harekete geçilmesi için çağrı yapılıyordu. Oy kullanma hakkındaki eşitsiz ölçütler sürdürülürken meclis, işçilerin örgütlenerek “komita karşıtı” bir yasa çıkarma olasılıklarına karşı eşitlik ideolojisini kullanmayı denedi. 14 Haziran 1791’de benimsenen meşhur Chapelier yasası (Loi Le Chapelier) tüm işçi birliklerini yasa dışı ilan etti ve 20 Temmuzda bu yasa, dayanışma(compagnonnages) ve ortak fayda topluluklarını da kapsayacak şekilde genişletildi (Wallerstein, 1989, 248).

Fransız Devrimi herkese has evrensel bir olgu olan doğaya başvurdu. Aynı zamanda herkesin potansiyel bir karakteristiği olan (ancak ille de etkin bir biçimde değil) erdeme işaret etti. Bu düşüncelerden insan haklarının varlığını çıkarsadı. Farklı durumlar ve “doğalar” olabileceğinden bu söylem “çelişkili bir niteliğe” sahip oldu (Landes, 1988, 123). Scott (1989, 2) “farklı olan, mimlenmiş grupların evrensellikle ile ilişkilerinin bitmek bilmeyen sorununu” oldukça iyi özetler: “Yoksulların, melezlerin, siyahların ya da kadınların hakları nasıl olurda İnsan hakları[9] olarak düşünülebilir? Yaygın cevap ise şöyledir: güç bela.”

Toplumsal bütünleşmeye dayalı yurttaşlık fikri böylelikle ikili kategorilerin ve ılımlı liberallerin tüm çabalarını asgariye indirmeye adayacağı bir bölünmeye, politik yaşamda ikili gerilimlerin (sağ ve sol, düzen partisi ve harekete dayalı parti arasındaki bölünme) çeşitli yollardan resmileşmesine yol açtı. Bu gerilimin ilerlemeye duyulan ateşli inanç ve dünya sisteminin gerçek yüzünde artarak devam eden toplumsal ve ekonomik kutuplaşma tarafından körüklenen sonuçları kamu yaşamında sarsıcı zikzaklarla doluydu.

On dokuzuncu yüzyılda orta sınıflar Batı dünyasının egemeni olurken, Avrupa’da dünyanın hâkimi oluyordu. Üstün duruma gelindiğinde sorun artık iktidara nasıl varılacağı değil orada nasıl kalınacağıdır. Orta sınıflar kendi ulus-devletleri çerçevesinde, Avrupalılar küresel ölçekte ayrıcalıklarını meşrulaştırmak için doğa ve doğru erdem maskesini kendilerine mâl ederek üstünlüklerini sürdürebilmenin yollarını aradılar. Bunu uygarlaşma olarak adlandırdılar ve bu kavram çabalarının kilit bir öğesi oldu. Batı dünyası bu düşünce doğrultusunda eğitime eğildi ve eğitim kitleleri kontrol etmenin bir yolu haline geldi.[10] Küresel ölçekte ise Napolyon’la başlayan (ama sonradan tüm diğer Avrupalı güçlerce benimsenen) “bir ideoloji olarak uygarlaşma fikri… kültürel emperyalizmin pervasız bir biçimi oldu.” (Woolf, 1989, 119).

Fransız Devrimi er geç politik bir sona ulaşacak ve ondan sonra sadece politik bir sembol, kültürel bir anı halini alacaktır. Ama yine de tüm dünya sistemine bir miras bırakmıştır: Egemenlik artık halka, ulusa aitti; ve politik mücadele ve değişim, bunların doğal sonucuydu. Mevcut hiyerarşilerin potansiyel radikal alt üst oluşunu önleyecek kurumsal biçimlerde onu içerebilmek için dünya sisteminin ayrıcalıklı sınıfları bu mirası kabul etmeliydi.

Bu içerme süreci üç şekilde gelişti: Birincisi felsefi fikir oldukları iddia edilen fakat aslında politik stratejiler olan ideolojilerin netlik kazanmasıydı (Wallerstein, 1995). İkincisi dünyayı açıklamada yeni bir söylem olarak kavramsal kategorilerin olgunlaşmasıydı. Bu her şeyden önce tartışmaya hâkim olmayı ve yurttaşlığın kısıtlanmasının haklı gösterilmesini uman egemen katmanın işiydi. Sonuçta bu yaratıcı kavramsallaştırma çalışması sosyal bilimler olarak bilinen bilgi yapıları içerisinde kurumsallaştırılıp dönüştürüldü (Wallerstein vd., 1996, bölüm 1). Üçüncüsü ise daha ileri bir değişimin failleri olmanın yanı sıra değişimi sınırlandıran mekanizmalar görevini de görecek, başlangıçta asıl olarak yönetilen katmanın işi olan, bir toplumsal hareketler ağının oluşturulmasıydı.

Bundan sonra aktif yurttaşlar sayılmayanlar yurttaş olarak tanınmayı talep ettiler. Ve yollarındaki her aşamada direnişle karşılaştılar. Ancak aynı zamanda dahil edilmeyi isteyen örgütlerin kendileri “tüm yurttaşlar” kavramına direnmekteydiler. Savundukları marjinal gruplar haklarının gelişmesine yardımcı oldu ve diğer dışlanan grupların mücadelesini kendilerine rakip görerek, genellikle doğrudan karşı durarak, bunlar hakkında sessiz kalmayı tercih ettiler. Yurttaşlık olarak adlandırılan cankurtaran mevkisini elde etmeyi arzularmış gibi hareket etme eğilimindeydiler ancak diğerlerinin katılmasının cankurtaran sandalında aşırı yüklenmeye yol açacağından korkuyorlardı. On dokuzuncu yüzyıl bu dönemde örgütlenen üç ana grubun -işçiler, kadınlar ve siyahlar- çoğunlukla dünya sisteminin liberal devletlerinde sergilenen bu melodramına şahit olacaktı.

Toplumsal hareketlerin -sadece iktidarlarla değil aynı zamanda birbirleri arasında da- çatışması 1848’den sonra oluşan ideolojilerin netleşmesi bağlamında ortaya çıkmıştı. 1815’den 1848’e kadar ki dönemde bütünün ve parçaların bu politik geçiş zemininde kararsız hareket ettikleri gözükmekteydi. Gericiler Fransız Devriminin yarattığı kültürel depremi ortadan kaldırmak için saati tersine çevirmeye çalıştılar. Bunun çok da mümkün olmadığının farkına vardılar. Yönetilen (ve ezilen) katman, kendileri açısından uygun ve etkili bir örgütlenme modelinin arayışı içersindeydiler. Ve gelişmekte olan ılımlı liberaller kargaşayı kontrol altına alabilmek için uygun politik iktidarın nasıl kurulabileceği ya da kurulması gerektiği konusunda kararsızdılar. Öncelikle en mühim ve güçlü ülkelerde, İngiltere ve Fransa, liberal devletler kurmaya yöneldiler.

Dünya sisteminin sağlamlaştırılması ve belli bir ölçüde politik dengenin restore edilebilmesi için bu belirsiz çaba ve arayışlara son verilmesini sağlayacak olan 1848 dünya devrimi ve bunun akabinde yarattığı yan etkiler olacaktı. Sosyalizm hareketi artık kendini ılımlı liberalizmden açıkça ayıracaktı[11] (Lichtheim 1969, Lehning 1970, Bruhat 1972, Kocka 1986). 1848 devrimleri modern dünya sisteminin ilk devrimini meydana getirdi. Bu bir devrimdi ancak ne dünya sisteminin tüm parçalarında ortaya çıkmış olduğundan; zira böyle bir şey olmamıştı. Ne de devrimcilerin amaçlarına varmış olmasındandı -zira her yerde devrimler politik açıdan yenilgiye uğratılmıştı. Asıl mesele farklı devrimlerin, dışlananlar meselesi ve yurttaşlık haklarından mahrum bırakılma gibi aynı sorun etrafında birleşmiş olmasıydı. İlk defa 1848 devrimiyle birlikte açıkça iki tür sistem karşıtı harekete, ayrımcılığa karşı iki farklı mücadele yolu olacağına tanık olduk: ulus içerisinde daha fazla hak elde edilmesi için mücadele verilmesi (toplumsal devrim); herhangi bir etnik-ulusal grubun egemen ulus karşısındaki ayrımcılığına karşı mücadele verilmesi (ulusal devrim).

Ve yine 1848 devrimiyle birlikte uzun-vadeli strateji sorunu ilk kez açıkça gündeme geliyordu. 1815’den 1848’e kadar ideolojik mücadelenin liberallerle muhafazâkarlar arasında, Fransız Devrimi ruhunun mirasçılarıyla (eğer hepsi taktik değildiyse), dünyayı daha eski bir şekilde düşünmekten türemiş şevkle düzeni restore etmenin yollarını arayanlar arasında olduğu düşünülmekteydi. Bu mücadelede “demokratların” ve “radikallerin” neredeyse hiç yeri yoktu. Radikaller, muhafazakârları lanetleyerek, daha cesaretli olmaları için liberalleri sıkıştırarak (çok fazla başarı elde edemeseler de) can sıkıcı bir rol oynadılar. 1848 devrimleri bu demokratların/radikallerin rahatsız edici olmaktan çok daha fazlasını yapabileceğini ve ılımlı liberallerden ayrı ve farklı bir biçimde kitle eylemlerini örgütleyebileceklerini göstermiştir.

Bu sadece muhafazakârlar açısından değil aynı zamanda ılımlı liberaller açısından da ürkütücü bir manzaraydı. Ve her ikisi de bundan dolayı tepki gösterdiler. Günlük bir rutin haline gelen baskı yalnızca Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda ya da Almanya ve İtalya gibi farklı rejimler içinde değildi aynı zamanda Fransa ve İngiltere gibi liberal devletlerde de etkindi. Baskılar etkiliydi ancak çok uzun süreli olmamıştı ve tüm bu hareketler on ya da yirmi yıl içerisinde çok daha güçlü biçimlerde yeniden ortaya çıkacaklardı. On dokuzuncu yüzyılın üç klasik ideolojisinin –muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizm- taraftarlarının 1848’den çıkardıkları dersler kalıcı oldu.

Liberaller iki ders çıkardılar. Birincisi, radikal unsurlarla ittifakları çoğu kez kendi çıkarları açısından tehlikeliydi ve düşündüklerinden de fazla, birçok açıdan muhafazakârlara yakınlardı. İkincisi, eğer, Siéyès tarzında, aktif ve pasif yurttaşlar ayrımını devam ettirmek istiyorlarsa, ayrımların çok daha iyi teorik gerekçelerle sınıflandırılması gerektiğinin farkına vardılar.

Muhafazakârlar farklı bir ders çıkardılar. Metternich’in stratejisi (Maistre, Bonald ve diğerleri) işe yaramamıştı. İngiltere radikal güçlerin en güçlü olduğu yer olsa da ayaklanmanın sadece burada olmadığını düşünüyorlardı. İngiltere’de muhafazakârların çok daha ılımlı bir yol izleyerek en azından orta sınıf güçlerini politik karar alma arenasına çekebilmek ve kazanabilmek için bazı tavizler verilmesine dikkat çekiyorlardı. Ve Times dergisinin de değindiği gibi “bu politikanın demokrasi zeminin açılmasıyla başarıya ulaştığını” belirtiyorlardı.[12] Tarihe “aydınlanmış muhafazakârlık” şeklinde geçen daha tutucu bazı muhafazakârlar her ne kadar karşı dursa da muhafazakârlar artık ılımlı liberallerin bazı görüşlerinin yolundan gitmeye hazırdılar.

Bununla beraber sosyalistler ve ulusalcı-devrimciler de (eski demokratlar ve radikaller) farklı bir ders çıkardılar: Kendiliğindencilik artık yeterli değildi.[13] Daha etkili bir politik etki yaratabilmek için sistematik ve uzun-vadeli örgütlenmeye ihtiyaç vardı. Tüm bunlar üye ve görevlileri, bütçe ve gazetesi olan bir programa sahip parlamenter katılıma dayalı bürokratik örgütlerin yolunu izleyen -geçici bir kavram olan- “hareketlerin” doğmasına yol açtı. 1848 hareketlerin “halkın” öncelikle örgütsel oluşumlarda birleştirilmeden devlete ilişkin herhangi bir adım atmak yanlısı olmadıklarını görmelerine yol açtı. Bu kaçınılmaz olarak hareketlerin devlet ve ulusal siyaset düzlemi üzerine yoğunlaşmalarına yol açacaktı. Ayrıca yine nihayetinde kaçınılmaz biçimde hareketlerin hangi noktaya kadar sistem karşıtı olmaya devam edeceği ve her ne kadar ılımlı liberalizmin bir tür aceleci sabırsız olsalar da ne zaman basit bir uzantı olmayı bırakacakları sorusunu gündeme getirecekti.

On dokuzuncu yüzyılın geri kalan kısmı ve aslında yirminci yüzyılın büyük bir bölümünün öyküsü ılımlı liberallerin bilgi yapılarını oluşturmasıyla, sistem karşıtı hareketlerin (sosyalist ve ulusal kurtuluş) örgütlenmesiyle ve aydınlanmış muhafazakârların orta yolcu yasalar çıkarmasıyla geçecekti. Ve bu süreçte sistem karşıtı hareketleri ikna etmiş gözüküyorlardı. Ama yine de bu senaryoyu mümkün kılan şey yurttaşlık üzerine liberallerin oluşturduğu teoridir. Şimdi anlatmamız gereken işte bu hikâyedir.

Liberal devletlerde, yurttaşlığa dahil edilmeyi en çok kentli çalışan sınıflar istemekteydi. Ne burjuvazi ne de proletarya ebedi ve ezeli varlıklardır. Bunlar elbette belli bir somut toplumsal gerçekliği yansıtan, bununla birlikte somutluk kazanmış toplumsal oluşumlardı. Ve bütün bu tür kavramlarda olduğu gibi, sonraki inançların aksine, somutluk kazanma sürecine başlayan, hükmedilen katmandan ziyade egemen katman oldu. Hatta Temmuz monarşisinden önce Guizot, Saint-Simon’dan aldığı sınıf kavramını derinleştirmişti. Elbette o bunu, aristokrasiye karşı burjuvazinin politik tavrını haklı çıkarmak için yapmıştı. Fakat bunu aynı zamanda proletarya ve burjuvazi arasında ayırım yapabilmek ve proletaryaya karşı zamanla aristokrasiyi içereceğini düşündüğü burjuvazinin tavrını belirlemek için yapmıştı (Botrel & LeBouil, 1973, 143). Sonuçta tüm politik idare ve yurttaşlık haklarını (droit de cite) burjuvazi için istiyordu ve özellikle de proletaryanın yurttaşlığa dahil edilmesine karşıydı. Yurttaşlık hakları aktif, yani, varlıklı yurttaşlara tahsis edilecekti.      

Burjuvazi yavaş yavaş “orta sınıf” ya da “sınıfların” çok daha belirsiz ve kapsayıcı kategorileri haline dönüştükçe aynı şekilde proletaryada “işçi sınıfı” ya da “sınıfların” belirsiz ve kapsayıcı kategorilerine dönüştü. Çoğu politikacı ve sosyal bilimci sınıf sözcüğünü kullanmaya karşı büyük bir direniş gösteriyorlardı çünkü Marksizm gibi belli bir politik duruşla özdeşleştirilmiş bu tür bir dilin kullanımı çoğu insan için Marksist çözümleme ve politikanın benimsenmesi anlamına gelmekteydi.[14] Ancak daha belirsiz bir dil kullanılması bu antinomiyi ortadan kaldırmıyordu. İlle de fark aranacaksa bu, sınırı sert bir biçimde muhafaza ederken bireylerin sınırdan sessizce geçmesini kolaylaştırarak, onu güçlendirmişti de. Yurttaşlık hakkını kazananların bu hakkın ayrıcalıklarını yeni kazanmış olanları baltalayarak bu haktan onları mahrum etmeye girişmeleri de aslında önemli bir politik tutumdu.

Tüm bu süreç boyunca, on dokuz ve yirminci yüzyıl, “kitlelerden duyulan korku ve düzen kaygısı egemen sınıfın eylemlerine yön veren unsurlardı.” (Moorhouse, 1973, 346). En ideal taktiğin ne olduğu sorusu işçi sınıfını meşgul ettiği kadar egemen katmanın da ilgi konusu olmuştu. Egemen katman açısından baskı bir dereceye kadar anlamlıydı ancak aynı zamanda bu er veya geç devrime yol açacak kaynayan kazanın körüklenmesi demekti. Bu yüzden 1860’ların sonlarına doğru hem üçüncü Napolyon hem de İngiliz Muhafazakâr Partisi bir ölçüde fiilen yurttaşlık tanımını genişletmek için ve işçi örgütlerinin varlığını daha mümkün kılmak için kısıtlamaları gevşetme gereği duydu.

On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde işler değişecekti. Dünya sisteminin bolluk içindeki çoğu sanayileşmiş bölgesinde Paris Komünü ile başlayıp sosyalist partiler ve sendikalarla devam eden büyük oranda “radikalleşmiş” sınıf çatışmaları görüldü. “1880’de sosyalist partilerin sadece adı vardı….1906’a gelindiğinde dikkate alınmaya başladılar” (Hobsbawm, 1987, 116). Ancak 1890’lardan sonra, 1914’de tüm sosyalist partilerin seçim mücadelesine girmesiyle birlikte bu hareketlerin çoğunun (Bolşevikler hariç) radikalliklerinden arındırıldığı da su götürmez bir gerçekti.[15]

Konu üzerine çoğu tarihsel belgede çizilen manzara, tüm bunların kitle hareketleriyle tırmanan ve daha sonra reformist hoşgörü aracılığıyla (ya da tercih edilecek retoriğe göre ihanet) inişe geçen militan mücadelede bir dönüm noktası olduğuna işaret etmektedir. Her ne kadar bazılarına göre kitle hareketlerinin tırmanışı hiçbir zaman önemli olmadıysa da bu söylenenler şüphesiz kaba hatlarıyla doğruydu.[16] Asıl sorunun kökleri 1914’lerin sonunda bu radikal politik öfkenin artık modern dünya sisteminin kabuk bağlamış hiçbir toplumsal yapısını tehdit etmemesinde yatmaktadır. Bunu yurttaşlık üzerine bir çatışma, yani, kimin ayrıcalıklara dahil edileceği ve bu haklara malik yurttaş türü (aktif) olarak gösterilmekten kaynaklı kimin faydalardan yararlanacağı şeklinde yorumlamak mantıklı görünmektedir. Elbette bu maddi bir sorundu fakat aynı zamanda bir kimlik ve aidiyet sorunuydu. 1815-1848 dönemindeki egemenlerin gerçek yurttaşlar tanımının sınırlılığı (işçilerin eğitimsiz ve niteliksiz olması dolayısıyla toplumsal düzeni sürdüremeyeceklerine dayanarak akılcılaştırılmış) orta sınıfları şok eden ve (çok ileri gitmekten korktuklarından) baskıyı hâkim kılan bir “dünya devrimine” yol açtı. Yirmi yıl içerisinde aşırı baskılar sona erdiğinde popüler politik manevralar için çok daha geniş bir alan açıldı. Bir yandan ılımlı liberaller çalışan sınıfları “eğitime” seferber etti. Diğer yandan da çalışan sınıfların kendini “eğitmesi” için baskı yapıldı.

Bu dönüşüm en azından erkek, kentli çalışan sınıfların dahil ediliş sürecini hızlandırmaya çalışan ciddi örgütlerin oluşumuna yol açtı. Bu örgütler hem egemen sınıflar hem de politik olarak birlikte hareket etmeyi düşündükleri tarafından ciddiye alınmak için taleplerini oldukça yüksek sesle duyurmalıydılar. Bu yüzden de “radikal” bir retoriğe tanık olduk. Bu retorik etkileyiciydi ve egemen kast buna çeşitli türlerde tavizlerle –oy hakkının genişletilmesi, ekonomik hakların yayılması (yeni yeni oluşan refah devletiyle) ve ırkçılık ve emperyalizmden kaynaklı ayrımcılık görenlerin “ulusa” dahil edilmesi- karşılık verdi. Tabii ki sistemin en önemli projelerinde revizyon ve işçilerin “sakinleştirilmesi” söylemi, amaçlanan sonuçları vermişti. Az çok evrensel, geçmişe bakıldığında az çok kaçınılmaz gibi görünen ve 1870-1914 dönemi arasında, ayrıntıda tüm ulusal farklara rağmen, nihai olarak ikincil önemi olduğu kanıtlanan farklar, tüm dünyada (özelliklede dünyanın sanayileşmiş zengin bölgeleri) hemen hemen benzer biçimlerde şekillenmiş bir sürecin muhasebesini yapmak için, muhakeme hatalarına ait kavramları (yanlış bilinç), ileri gelen, bürokratik bir tabakanın suiistimalini (oligarşinin demir yasası, ihanet) ya da daha iyi ücretli işçilerin özel çıkarlarını (işçi aristokrasisi) zorla kabul ettirmeye gerek yoktur.[17]

1870’den Birinci Dünya Savaşına kadar ki dönem içersinde çalışan sınıfların politik hareketler ve sendikalar içinde güçlü örgütlenmeler (özellikle sosyalist ve anarşist) oluşturduğu görüldü. Bu nedenle strateji üzerine önemli tartışmaların yaşandığı bir dönem oldu. Örgütlü kesimleri meşgul eden soru, çalışan sınıfların kendi amaçlarına nasıl varacakları ve özelliklede mevcut devlet ve parlamentolarla nasıl bir ilişki içinde olmaları üzerineydi. Bu Marksistlerle anarşistler arasındaki tartışmaydı. Anarşistlerin devleti hiçbir şekilde uzlaşma olunamaz ebedi bir düşman olarak görmesine karşın Marksistlerin toplumsal dönüşüme ilişkin iki aşamalı teorisi tartışmanın özünü oluşturuyordu: devlet iktidarını bir şekilde ele geçir ve daha sonra dünyayı dönüştür. Marksist kampı devrimciler ve reformcular olarak şiddetli bir ayrışma noktasına getiren bu tartışmaydı. Her iki tarafın da olumlu yönde örgütsel enerjisini ve zamanını alan ciddi tartışmalar vardı. Farklı ülkelerdeki bu tartışma yeniden ele alındığında her ulusun kendine özgü tarihsel koşullarının önemine ve genellikle kendilerini ifade ederken kullandıkları retorik farklılıklarına rağmen garip bir biçimde birbirlerine benzemeleri düşündürücüydü. Yine de sonuçta bu tartışmalar insanların o zamandan bu yana farz ettiğinden çok daha önemsiz tartışmalara dönüştü.

Dünyadaki toplumsal hareketlerin ve işçi sınıfının “model partisi”[18] bundan böyle Birinci Dünya Savaşı’na kadar Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) olacaktı. SPD İkinci Enternasyonal içindeki en güçlü partiydi. Gerçek anlamda kitle tabanına sahip, en yoğun teorik tartışmaların yaşandığı tek partiydi. 1877’de SPD’nin Alman Parlamentosuna on altı milletvekili çıkarması baskıları arttırırken (1878 anti-sosyalist yasalar) diğer yandan da 1891’deki Erfurt Kongresi’nde Marksizm’in SPD’nin resmi doktrini olarak benimsenmesiyle birlikte anarşizm ivme kaybediyordu (Ragionieri, 1961, 57-62).[19]

Bu dönemden sonra SPD, Bernstein ve Kautsky arasındaki tartışmanın merkez üssü oldu. Bu tartışma ne kadar önemliydi? “Radikal teori ve ılımlı pratikle” son bulan (Roth, 1963,163) “determinist Marksizm” tartışmasının temeli Bernstein ve Kautsky’nin iki farklı yaklaşımından ibaretti.[20] Asıl değişim terminolojiden daha ziyade aslında 1870’lerden itibaren sosyalistlerin yasal güvence talep etmesiyle başlamıştı. 1871’den sonra çalışan sınıflar “ulus-devletlerle yakın bir ilişki geliştirdiler” (van der Linden, 1988, 333). Nolan (1986, 386) bu değişimi “siyasal görüşlerden toplumsal politikaya geçiş” olarak adlandırmaktadır. Almanya’da “Bismarck’ın oluşturduğu gündeme” karşı tepki gösteriyorlardı. Zaman içersinde bu, “çalışan sınıfların çoğunun devletle bütünleşmesine” yol açtı (Mathias, 1971, I, 181).[21]

Asıl önemlisi tüm toplumsal/işçi hareketlerinin sonunda ulusa katılmaları için zorlanmalarıydı. İşçiler kendilerini işçi sınıfı olarak görmekteydiler. Üst katman ise onları tehlikeli sınıflar şeklinde görme taraftarıydı. İşçiler açısından taktik mücadelenin büyük bir kısmı “tehlikeli” yaftasından kurtularak nasıl yurttaşlık sıfatını kazanabilecekleri üzerineydi. 1871’den sonra Almanya’da Sosyal-Demokratlar “ulusun düşmanları” ve “vatan hainleri” (Vaterlandlose) olmakla suçlandılar (Groh, 1966, 17). Bu yakıştırmanın üstesinden gelmek zorundaydılar. Yaygın şekilde kullanılan çözüm yollarından biri işçilerin etnik aidiyetler ve ulus kategorisi altında ayrıştırılmasıydı. İçerden ırkçılık, dışarıdan emperyalizm/sömürgecilik, işçiler arasında tehlikeliler yaftasının alt bir kategori olarak yerleşmesine hizmet etti. Bu bir dereceye kadar inandırıcıydı, bazı işçiler aktif yurttaş olduğu halde bazıları ya pasif yurttaş olarak kaldı ya da hiç yurttaş olarak tanınmadılar. Bir kez daha yurttaşlığa dahil edilme ancak ayrımcılık yoluyla elde ediliyordu.

On dokuzuncu yüzyıldaki feminist/kadın hareketlerinin öyküsü birçok açıdan toplumsal/işçi hareketlerinin öyküsüne benzemektedir. Elbette bu iki mücadelenin birbiriyle uyumlu olmakla kalmayıp aynı zamanda birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu düşünen birkaç görüş vardı. Flora Tristan, 1848 dönemi öncesinde hayatını bu fikri yaymaya adamıştı. Onun ıssız çölde bir haykırış olduğu söylenebilir.[22] Kentte ücretle çalışan erkek işçiler açısından sorun oldukça açıktı. 1914’den önce kadınlara çok daha az ödeniyordu (Guilbert, 1966, 21) ve bu, bütünün ücret düzeyleri için de bir tehlike oluşturuyordu. Mesele her toplantıda ele alınıyordu (Guilbert, 1966, 188). Birinci Enternasyonal sorun üzerine ikiye bölünmüştü. 1866’da Cenova’daki ilk kongrenin sonuç önergesinde kadınların emeğine olumlu bir açıdan bakabilmenin ancak kapitalist üretim koşulları altındaki kadın emeğinin eleştirilmesiyle mümkün olacağında mutabakata varıldı (Frei, 1987, 39). İşçi örgütleri artık üç cephede mücadele edecekti: ücret eşitliği, aile ücreti ve tehlikeli işyeri koşulları.

Eşit işe eşit ücret sendikaların bilinen standart bir talebidir. Ancak ücretlerin eşit olması durumunda (kadınlar, azınlıklar, göçmenler ve diğer ülkelerdeki işçiler için) hiyerarşi bakımdan egemen olan (hakim etnik grubun erkek işçi yurttaşı) işçi yalnızca tarihsel-kültürel nedenlerden ötürü çalışmada öncelik kazanacaktı.[23][24] “Aile ücreti” sendikal oluşumların merkezi bir talebi haline geldi. Aile ücreti oldukça basit bir fikre dayalıydı. Ücretli emeğinin karşılığı olarak yetişkin bir erkeğin aldığı minimum ücretin toplamı, kendisini, eşini ve ergin olmayan çocuklarını geçindirmeye yeterli olmalıydı. Bu fikir geniş çapta kabul gördü ve işçi hareketi tarafından yoğun şekilde desteklendi (Lewis, 1984, 49). Bu fikir, iş gücünün istikrarını vaat ettiğinden birçok işçiye cazip gözükmekteydi (May, 1982,418). Aile ücreti,  on dokuzuncu yüzyılla birlikte erkeklerin ailelerine bakma “yükümlülüğü” fikri altında hayata geçirildi (Evans, 1983, 281). Bu yüzden yasa sadece işçi hareketlerinin değil aynı zamanda tüm merkezi politika çizgisindekilerin hoşuna gitti. Bu fikre yalnızca feministler karşı çıkmıştı (Offen, 1957, 183).[25]

1890-1920 arası feministlerle sosyalistler birbirlerine “yüz vermeyerek” aslında “daha da dişli düşmanlar oldular” (Kennedy & Tilly, 1985, 36). Çalışan kadınlar açısından temel seçim hakkı her zaman “Kadınların Kardeşliği mi yoksa yurttaşlık mı?” çerçevesinde olur gibi görünüyordu (Sowerwine, 1982, 1). Ve sonunda politik bakımdan aktif işçi sınıfı kadınlarının seçim hakkını reddetmelerine müsaade edilmedi.

Yine de aslında feminist/kadın hareketine toplumsal/işçi hareketinin prizmasından bakılmamalıdır. Her ne kadar birçok açıdan paralellik kursalar da kadın hareketinin kendi dinamikleri vardır. Buna rağmen asıl mesele kadınlarla değil erkeklerle başlamıştır. O’Neill (1971,6), Viktoria dönemi erkeklerinin (aslında on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sının geneli için geçerli olan) “kadınların kendilerini [erkekleri] özel bir sınıf olarak görmesini istediklerini … erkekler Kadını yaratmadan önce yalnızca sıradan kadınların var olduğuna” inandıklarını belirtir.

1848’le birlikte feminizm kendisinin Fransa ve başka yerlerdeki toplumsal devrimin bir parçası olduğunu yeniden dile getirdi. Ancak birkaç küçük Komünist grubun dışında bu talepler “püriten bir dalgayla” karşılandı (Devance, 1976, 92). ABD’de dünya devriminin tek temsilcisi çoğunlukla feminist hareketin kurucusu olarak ele alınan Seneca Bahar Toplantılarıydı. Bağımsızlık Bildirgesini andıran ünlü 19-20 Temmuz Karar Bildirgesi: “Biz, tüm kadın ve erkeklerin eşit yaratıldığı gerçeğinin net bir biçimde tanınmasını istiyoruz” sözüyle başlar. 18 Ağustos’da sunulan şikâyetlerin arasında “kadınların bir yurttaşın öncelikli haklarından biri olan seçme hakkı”dan mahrum bırakıldığı oy hakkının “yerli ya da yabancı cahil, alt sınıftan erkeklere” verildiği (ki bu şikâyet gelecekteki çatışmaların habercisiydi) belirtilmekteydi (Rossi 1973,416).

Avrupa’da, Fransa’daki Haziran Günlerinden sonraki şiddetli baskılar sosyalistlerin yanı sıra feministlere de yöneltildi. Ne var ki bu baskılar iki “dışlanan” grubu bir araya getirmemişti. Bunun yerine artık çoğunlukla ayrı örgütsel yollardan devam edeceklerdi. Ev kadını bundan böyle modern dünyada, kadından oynaması beklenen egemen kültürel imge olmuştu. On dokuzuncu yüzyılda yaşamın kamusal ve özel alan şeklinde bölünmesi jeo kültürün temelini oluşturdu. Bu ayrım “bütünlüklü toplumsal örgütlerin” “disiplinli mekânlara, rollere ve görevlere” gereksinim duyduğundan hareketle (Perrot,1986,35), beraberinde “erkek ve kadınların toplumsal rol ve kişisel karakterlerinin belirlenmesini meşrulaştırmaya yarayan” (Allen, 1991, 29) akla uygun taleplerin doğal sonucu ve modernizmin en önemli gelişmelerinden biri olarak ele alınıyordu. Tüm bunlar “kamusal alanda toplumsal cinsiyetin oluşturulması” şeklinde adlandırılmıştır (Landes, 1988, 2).[26]

Feminist hareketler başından beri kendileri için oluşturulan kavram ikilemlerinin içine düşmüşlerdi. Bir yandan, Fransız Devriminde kutsal bir yeri olan evrenselci ve liberal geleneğin mirasçılarıydılar. Ancak aktif yurttaşların tüm haklarını talep ettiklerinde erkeklerden farklı bazı önemli özelliklerinden ötürü isteklerinin reddedildiğini gördüler. Diğer yandan, alternatif olarak “farklılık içerisinde eşitlik” için çabaladıklarında erkek ve kadın bedenlerini birbirleriyle ölçülemez “bir dizi karşıt ikilikler” biçiminde görülüyor ve “beden tasvirlerinin yeni bilimi” içersine yerleştiriliyorlardı (Poovey, 1988, 6). Böylelikle erkeklerin kendilerine biçtikleri “yardımcı aile reisi” rolünü onaylayarak aslında pasif yurttaş rolüne razı oluyorlardı (Offen, 1983, 257).

Bu ikili tehlike arasındaki mecrayı yönlendirmek hiçbir zaman kolay olmadı ve nadiren başarıldı. Feminizm cinsiyetçiliğin sadece meşru olmakla kalmayıp doğrudan ve saldırganca tartışıldığı ve bu yüzden de cinsiyetçiliğin, feminizmin tüm muhtemel müttefikleri üzerinde etkili olabildiği bir dünya içerisinde yol almak zorunda kaldı.[27]

Ne akademisyenlerin[28], ne politik yazarların, ne de politik liderlerin çok fazla yardımı dokunmuştu. Devletler sistemiyle politik bütünleşme arayışı “çoğunlukla orta-sınıf bileşimi” hareketlerin neredeyse tek politik meselesi haline geldi (Evans, 1977, 34). Aktif yurttaşlık talebi nasıl dile getirilmeliydi? Cevap oldukça basit gözüküyordu: Örgütlen, yasaların değiştirilmesini iste ve bu değişimler için mücadele et. Feministler de zaten bunu yapıyorlardı. Ve eğer yurttaş olmak niçin bu kadar önemli diye sorulursa cevap Marksizmin iki aşamalı teorisiyle paralel olacaktı: Öncelikle oy hakkı daha sonra tüm hakların kazanılması.[29]

Asıl sorun oy hakkının nasıl elde edileceğiydi. Kadınların aralarında örgütlenmeleri gerekiyordu. Fransız feministler “yasaları çiğneme politikası” ve “saldırı politikası” şeklinde iki alternatif taktik ortaya koydular. Tartışma konusu, yurttaşların özgürlüğüne mi yoksa politik özgürlüğe mi öncelik verileceği üzerineydi (Bidelman, 1982, 3). Taktik üzerine olan bu tartışma, Alman sosyal-demokratları arasındaki reformist-devrimci tartışmasından çok da farklı değildi. Çoğunlukla yasaları tanımama politikası kabul gördü.[30]

Feminist hareketlerin ılımlı olmasının nedeni genellikle burjuva değerlere sahip orta sınıf kadınların başı çekmesiyle açıklanır (Hause & Kenney, 1981, 783; Rover, 1967, 61; Evans, 1976, 272). Ancak bazı feministler daha radikal taktiklere yönelmişlerdir. Saldırgan taktikler özellikle İngiltere ve ABD’de kabul gördü.[31]

Kadınların oy kullanma mücadelesini bırakan feministler oy hakkının yerine, hem amaç hem de öncelik olarak, önlerine başka hedefler koymuş örgütlü kadınlarla karşılaştılar. Oy hakkını savunanlar bu hareketleri çok daha az militan ve toplumsal açıdan çok daha tutucu buldular.[32] Politik feministler oy kullanma hakkıyla ilgilenirken toplumcu feministler aslında daha çok hukuki politik sorunlarla ilgileniyorlardı. Kadın haklarına birçok açıdan saldıran yasaya karşıydılar.[33]

Toplumsal hareketlerin, kadınların aktif yurttaşlık talebini meşru olarak tanımakta ne kadar zorlandığını görmüştük. Benzer bir tavırla, feminist/kadın hareketleri de sonraları etnik hareketlerin aktif yurttaşlık talebini meşru olarak tanımakta büyük zorluklar yaşadı. Güya gemide herkesin barınabileceği kadar yeterli oda yoktu. Ya da tüm yurttaşların eşit olduğu tek mevkili bir gemi fikrini kabul etmekteki gönülsüzlük çok daha iyi bir metafor olsa gerek. On dokuzuncu yüzyılın ikinci kurumsal çatışması özellikle politik gerilimlerin yaşanmasında merkezi bir rol oynayan siyahların ezilmesine bağlı olarak Siyah toplumsal hareketlerinin yükseldiği Amerika’da gözlemlenebilirdi.[34]

Kadınların seçimlerden ilk resmi dışlanışı daha önce oy hakkına sahip olmayanların bu hakkı kazanmasını amaçlayan 1831 Reform Yasa Tasarısıydı. Ancak böyle yaparak yasa tasarısı “erkekleri” daha önce İngiliz yasalarında bulunmayan bir ifadeyle niteliyordu. İngiliz feminizmini ortaya çıkaracak bu ifade “saldırı odağı ve öfke kaynağı oldu” (Rover, 1967, 3). İç Savaş sonrasında ABD Anayasasının 13. 14. ve 15. yasa değişiklikleri üzerine yapılan tartışmaların özünü bu sorun oluşturuyordu. Başkan Lincoln, 1 Ocak 1863’de köleleri (tüm köleler olmasa da birçoğunu) özgürlüklerine kavuşturmuştu. 1868’de kabul edilen 14. Düzenlemede eğer herhangi bir devlette o devletin içinde “ikamet eden erkekler” arasında yirmi bir yaşın üzerindeki yurttaşların oy kullanma hakkı verilmezse Kongrede o devletin başlıca temsilciliklerinin tanınmayacağı belirtiliyordu. Feministler 14. Düzenlemeyi “politik bir yenilgi” olarak görüyorlardı çünkü ilk kez 1832 Reform Kanundaki gelişmelere paralel bir biçimde “erkek” dünyasına dahil edilmişlerdi. Elbette kadınlar oy hakkının genişletilmesinin tüm dışlananlar için geçerli olması gerektiğini ileri sürdüler. Ancak ABD’deki köleliğin kaldırılmasını savunan hareketin liderlerinden Wendell Phillips, Mayıs 1865’de kadınların oy kullanma talebinin gündeme getirilmemesi gerektiğini çünkü “artık Zencilerin zamanı” olduğunu belirtti. Oy hakkı için mücadele veren kadınlar sessiz kalmadılar. Elizabeth Stanton ve Susan B.Anthony, ünlü bir ırkçı olan fakat her nasılsa kadınların oy kullanmasını savunan George Francis Train’nin kampanyasını desteklediler.[35] Kadın liderlerinin hepsi Stanton ve Anthony ile aynı tavrı sergilememişlerdi.[36] Sonuçta feminist hareket içinde derin bir bölünme yaşandı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında kadın hareketleri toplumsal/emek hareketleri hakkında daha tutuculaşırken aynı zamanda ülke içlerindeki (ABD’de olduğu gibi[37]) tüm etnik konular ya da sömürge sorunlarında (İngiltere örneğinde olduğu gibi[38]) benzer tavrı sergilediler.  Bu muhafazakâr değişim sırasında çoğu feminist doğal haklar savını terk etti. Amerika’da kadınlara seçme hakkının “yabancı kökenlilerin etkisini göz önünde bulundurularak” verilmesi gerektiğini tartışmaya başladılar (Berg, 1978, 269). 1903’de NAWSA (Ulusal Amerikalı Kadınların Oy Hakkını Kullanma Birliği) oy kullanmak için “eğitim gerektiği” savıyla ortaya çıktığında kadınlar oy hakkının genişletilmesi için mücadele etmekten “güneydeki bazı Amerikalı-Zencilerden ve kuzeydeki yurttaşlığa kabul edilmiş kişilerden seçim hakkının geri alınması” şartıyla vazgeçmişlerdi (Kraditor, 1965, 137; Flexner, 1975, 316).[39] Bu gerilimin en üst aşamasında, oy kullanma taraftarı bazı kadınlar kaba ırkçılığı yeniden canlandırdılar. Örneğin “O oy kullanabiliyor neden ben kullanamıyorum?” başlıklı bir afişte “zarif görünüşlü Beyaz bir kadının yanında kaba saba görünüşlü bir Zenci kapıcıyı” yayınlamışlardı (Kraditor, 1965, 31).

Eğer aktif yurttaşlığın kazanılması işçiler ve kadınlar açısından zorsa bunun gerçekleşmesi beyaz olmayan insanlar (ya da grup-statülerinin niteliklerine göre tanımlanan ve bir şekilde aşağı muamelesi gören diğer gruplar) açısından çok daha zordu. Tüm bunların entelektüel meşrulaştırması kapitalist dünya-ekonomisinin başlangıcından bu yana oluşturulmaktaydı (Poliakov, 1976, 52). Ancak ilk defa on dokuzuncu yüzyılda üstün ve aşağı “ırklar” konusu aralıksız, titizlikle işlenmiş ve bunun doğru olduğu hemen hemen çoğu Beyaz tarafından kabul edilmişti.[40]

Sınıf ideolojisinin geliştiği yapılar başından beri kaçınılmaz şekilde ırk ayrımlarına yol açmıştır (Balibar & Wallerstein, Balibar 1988, 12, 13). Fransa ve İngiltere’de halk tabakasından insanlar yurttaşlık haklarını istediklerinde zaman zaman öne sürdükleri savlardan biri de aristokratların yerli kökleri olmayan “yabancılar” olduklarıydı. Norman Yoke’un bu teorisi on yedinci yüzyıldan sonra İngiltere’de öne sürülmüş[41] ve Fransa’da ise zaman zaman ortaya atılan ancak daha sonra Fransız Devrimiyle birlikte giderek yaygınlaşan “galyalılar ırkı” ve “franklar ırkı” arasındaki ayrıma dayanmıştı.[42] Benzer bir tartışma İtalya’da Etruscomania ile yaşandı (Poliakov, 1974, 65). Fakat aristokratlar yabancı uyruklu oldukları gerekçesiyle aktif yurttaşlığa kabul edilmediyseler besbelli ki renkli insanların dışlanması çok daha kolay olacaktı. Jus soli’nin[43] zıttı olarak Jus Sanguinis[44] aslında dışlayıcı ve kaçınılmaz olarak ırkçıdır.[45]

Eğer ulus fikri on dokuzuncu yüzyılda kuramsallaştırılmış bir kavrama ve ırkçılık kurumsallaşmış bir pratiğe dönüşmüşse, bunun nedeni her şeyden önce yurttaşlık fikrinin ortaya çıkmasıydı. Bir kavram olarak yurttaşlık fikrinin makul iki sonucu oldu. Devletlerin tüm yurttaşların eşitliği teoremini mazur gösterebilmesinde homojenlik fikrinin tek geçerli akçe olarak ifade edilmesini, öne sürülebilmesini ve anlatılmasını sağladı. İkincisi, egemen devletlerin kendilerine özgü homojen niteliklerinin diğer devletlere oranla uygarlığın bir üst aşamasını temsil ettiğini iddia edebilmelerini ve diğer devletler üzerindeki politik hâkimiyetlerini haklı gösterebilmelerini sağlamıştır.

Ulusun organik olma özelliğinin onun doğasından kaynaklandığını belirten Jakobenler’e göre devletle birey arasında hiçbir yapı bulunmamalıdır. Tüm bireylerin eşit yurttaşlar olmasının dışında hiçbir kamusal nitelikleri (ya da devletle bağı) yoktu. Gruplar hangi temelde düzenlenmiş olursa olsun legal ya da ahlaki bir tavra sahip değillerdi. Organik nitelikler düşüncesinin, her bir ayrı ulus için ve uygarlaşmış ulusların (Avrupalılar) diğerlerine karşı  kullanması için bahşedilmiş olması hiç de güç ve manasız olmamıştı. Homojenlik kavramından, kolay kolay değiştirilemeyecek kültürel-genetik bir bütünlüğe geçilmesi de hiç zor olmadı.[46] Böylece tüm yurttaşların eşitliğinin organik bir bütün içersinde yasallaştırılmasından yurttaşlar arasındaki hiyerarşiyi meşrulaştıran bir bütünlüğe ulaştık. Bir kez daha tüm yurttaşlar fikrinden aktif/pasif ayrımına geçtik. Nitekim bu noktada, söz konusu dışlananlar içerilme ya da -öfkeli sert yanıt, retorik oyunu ya da özdeşleşmenin örgütleyicisi gibi- olumsuzları kapsama üzerinde ısrar tercihine sahip oldu.

On dokuzuncu yüzyıl Avrupa’nın dünyada zirveye oturduğu dönemdi. “Avrupalı beyaz insan soyu bu kadar az dirençle dünyaya hiç egemen olmamıştı.” (Hobsbawm, 1975,135).[47] Hiç şüphesiz bunun nedeni Avrupa’nın askeri gücünün yanı sıra ideolojik yapılar tarafından da güvence altına alınmış olmasıydı. “Avrupa, uygarlık beşiğinin bir birleşimi olarak diğer tüm kültürlere karşı bir ölçüt olarak görüldü” (Woolf, 1992, 89). Devletler yurttaşlardan oluşan homojen bir ulus yaratmaya çabalarken aynı zamanda “dünyanın geri kalmış bölgelerine karşı mücadelede” daha önceleri Saint-Simon tarafından savunulan Beyaz bir ırkın oluşturulmasına çalıştı (Manuel, 1956, 195). Irka dayalı hiyerarşi düşüncesi, on dokuzuncu yüzyılın büyük kültürel ikonası bilim tarafından yasal olarak onaylanmıştı. Bilimin bu meşrulaştırmayı “sosyolojiyle biyolojinin karşımı” yoluyla gerçekleştirmesi[48] (Guillaumin, 1972,24) tanınmış ırkçı Gobineau gibiler açısından fevkalade kötüyken, eğer ölçülü biçimlerdeyse ılımlı liberaller açısından da uygun görülmüştü.[49] On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Avrupalı güçlerin daha etkin biçimde emperyalist yayılmacılığa yönelmesiyle birlikte, eskiden köleliği savunan ırkçı fikirler “yepyeni sahte bir bilimsel kılığa bürünerek yoğun bir halk desteği kazandı.” (Davis, 1993, 73). Ari Avrupa düşüncesi, artık Avrupalıların dünyanın geri kalanı üzerinde kurdukları egemenliği meşrulaştırmalarına yaramaktaydı. Bu düşünce daha sonra doğulu kavramıyla karşılandı.

Irkçı kuramlar ırkçılık karşıtı hareketlerin doğmasına neden oldu. Ancak on dokuzuncu yüzyılda bu tür hareketlerin toplumsal/emek hareketleri ve feminist/kadın hareketlerinden çok daha güçsüz olduğu belirtilmelidir. Sonuçta diğer hareketlerin ılımlı liberallerden aldığı destekten çok daha azını elde edebilmişlerdi. Bir bakıma tüm bunlar ırkçı ideolojinin burjuva ve erkek egemen ideolojilerden çok daha güçlü olduğunu gösterebilir. Ve bir dereceye kadar batılı ülkelerdeki ırk hiyerarşisinin en dibinde olanların sayısal güçsüzlüğüne dikkat çekilebilir. Bunun gerçek olmadığı tek ülke Amerika’ydı; ırkçı ideolojinin tamamen Amerika’da derine kök salmasının nedeni köleliğin ve daha sonra da Jim Crow yasalarının[50] ilk kez burada uygulanmış olmasıydı.

Ilımlı liberallerin ırkçılıkla hesaplaşmadaki asıl sorunu, uygarlaşma potansiyeli tabiatında olanlarla (dolayısıyla aktif yurttaş) henüz kendi doğalarını gerçekleştirme aşamasına ulaşamamışlar (dolayısıyla pasif yurttaşlar) arasında yaptıkları aktif/pasif yurttaş ayrımını temel ilke olarak kabul etmeleriydi. Uygarlaşma sürecini henüz gerçekleştirmemişlerin “yardımsever Anglo-Saksonlardan babacan bir ilgi ve özen görseler bile yetişmelerinin kuşaklar-belki de yüzyıllar- alacağını” düşünüyorlardı (Bederman, 1995, 123).[51]

Farklı toplumsal kökenlerden insanlara yönelik eşitsizlik ve ayrımcılık -mülk, sınıf, toplumsal cinsiyet, ırk ve eğitim- on dokuzuncu yüzyılda icat edilmedi. Bunlar hep oldu ve doğal, kaçınılmaz ve hatta makbul görülmüşlerdi. On dokuzuncu yüzyılda yeni olan şey, söylemde eşitliğin yasal olarak tanınması ve yurttaşlık fikrinin kolektif yönetimin temeli olarak benimsenmesiydi. Tüm bunların, ikili zıtlıkların kuramsallaştırılmasına,  diğerlerinin akılcı biçimde toplumdan dışlanma çabasına yol açtığını gördük. Diğer bir yenilikse söz konusu karşıtlıkların sonucunda oluşmuş, yasal baskılara karşı kendi özgürlüklerini kısmen de olsa elde edebilmek için dışlananların meydana getirdiği toplumsal hareketlerdi. Her bir grubun başarısı gelecekteki özgürlük taraftarlarının çabalarını kolaylaştırmak bakımından örnek teşkil etse de pratikte işlerinin zor olduğu gözükmektedir. Yurttaşlık her zaman kapsayıcı olduğu kadar dışlayıcı da oldu.

İngilizceden Çeviren: Akın Sarı


[1] E.P. Thompson’ı Anma Konferansı, Pittsburgh Üniversitesi, 18 Nisan 2002. Bu makale ben 2002’de rektörün konuğu olarak Wassenaar’da Netherlands Institute of Advanced Study in the Humanities and the Social Sciences’da iken (NIAS) yazıldı. Rektöre ve NIAS personeline meslektaşların çalışmasını mümkün kılan harika ve üretken entelektüel ve sosyal ortamları için şükranlarımı sunmak istiyorum.

[2] “On dokuzuncu yüzyılın başında çoğu politik yazara bir hayalet dadanmıştı: Toplumsal Yozlaşma…. Bu yaygın kaygıların merkezinde halk egemenliği modelini alt etme arzusu yatmaktaydı…. Ürkütücü olan kitlelerdi.” (Rosanvallon, 1985, 75-76).

[3] “İlk okuyuşta aptalca gelen zekice söz” ya da karşıtıyla anlatma. Karşıt kelimelerin bir araya getirilmesiyle başvurulan bir güçlendirme ifadesi (ç.n).

2 The Republic of virtous equals: Virtuous, Latince virtus’dan gelir. Bu kelimenin kökü ise erkek anlamına gelen vir’den gelir. Aristo’ya göre erdem ancak yurttaşlık niteliklerine sahip kimseler (erkekler) için mümkündür. Dolayısıyla kadınlar ve köleler yurttaşlığa iye değildir. Yazar bu bağlamdaki ayrımcılıklara dikkat çekmektedir  (ç.n).

[4] Integrationist, aynı zamanda ırk ayrımcılığına karşı olanları ifade etmek için kullanılıyor (ç.n).

3 5 Ekim’de başlayan ayaklanma yüksek ekmek fiyatlarına öncellikle kadınların tepki vermesiyle başlamış ve daha sonra tüm kente yayılarak yaklaşık altmış bin kişilik kitlenin saraya yürümesiyle doruğa varmıştır. Kraliyet ailesinin Paris’te kalmasında ısrar edilmesinin nedeni ise yoksulların yaşam koşullarına tanıklık etmelerinin istenmesidir. Ayaklanma sonrası ekmek fiyatları dengede tutulmaya çalışılmış ve kentteki kitle gösterilerine karşı askeri güçlerin sayısı arttırılmıştır (ç.n).

[5] 1790’da Condorcet’in kaleme aldığı ünlü bir broşürde kadınlara yurttaşlık haklarının (droit de cité) tanınması talep ediliyordu ancak bu çağrı dikkate alınmadı.

[6] Bunun Fransa’nın tarihsel durumunda bir gerileme olduğu unutulmamalıdır. “Philip 1302’de birinci Genel Mülkiyet toplantısını resmen topladığında… hem kadın hem de erkeklerden oluşan bir meclis topladı. Beş yüzyıldan daha uzun bir süre mülk sahibi ayrıcalıklı tüm kadınların hem yerel ölçekte hem de ulusal düzeyde seçme hakkı vardı. Daha sonra 1790’larda devrim, insan haklarının kadınların politik haklarını feshettiğini ilan etti.” (Hause ve Kenney, 1984, 3).

[7] Töhmetliler Yasasının ilk kurbanları nedense kadın dernekleriydi. Racz (1952, 171) Cumhuriyetçilerin bu yasanın ateşli taraftarları olmalarının “ironiliğine” dikkat çeker.

[8] Racz (1952, 171) bundaki “ironi”ye işaret eder, zira Cumhuriyetçiler bu yasanın ateşli savunucuları olmuştu.

[9] Rights of Man: Man sözcüğü cinsiyetçi dil bağlamında hem erkek hem de insan olarak kullanılır. Alıntıdan da anlaşıldığı gibi, insan ve erkek özdeş anlamlarda kullanılırken diğer cinsiyetler bu söylemin dışında tutulur. (ç.n).

[10] Bkz. Thompson’ın özetine: “Toplumsal sınıflara, halk kültürüne ve eğitime ilişkin tavırlar Fransız Devrimi’nin olumsuz sonuçları sonrasında düzenlendi. Bir yüzyıldan fazla bir süre boyunca çoğu orta sınıf eğitimcileri eğitim çalışmasını toplumsal denetimden ayıramadılar: bu genellikle kaba lehçe ya da geleneksel kültürel oluşumlar şeklinde ifade edilen öğrencilerinin yaşam deneyimlerinin geçerliliğinin yadsınmasını beraberinde getiriyordu. Bu yüzden eğitim ve geçmiş deneyimler birbiriyle bağdaşmıyordu. Ve kendi çabalarıyla eğitimli kültüre katılan çalışanlar, kendilerini eğitimle beraber gelen özgüvensizliğin ve arkadaşlarını yadsıma geriliminin tehlikesi içerisinde buldular. Bu gerilim elbette halen devam etmektedir.”

[11] 1848’de sosyalizm, halen “çok küçük bir vücut üzerindeki özerk bile olmayan koca bir kafaydı. Burjuva demokrasisi hareketinin etkin bir kuyruğuydu (Willard, 1978, 39).

[12] 26 Şubat 1848 tarihli Times’ın başyazısından bir parça okunmaya değer: “1830’lardaki olağanüstü dönem boyunca İngiltere’nin egemenleri ve hükümetleri ısrarla ülkenin tüm kurumlarını geliştirip yaygınlaştırdılar. Açıkça ve dikkatle Avam kamerasının yetkisini arttırdılar. Belediyeler açtılar. Sınıfların ve şirketlerin tekellerini sınırladılar ve yok ettiler. Fabrikatörleri ve ticareti serbestleştirdiler. Ancak neden detaylar üzerinde takılma ihtiyacı duyuyoruz? Başka bir deyişle kendilerini halkın kollarına bıraktılar. Demokrasinin gerektirdiği her şeyi tek tek yerine getirerek demokrasiye zemin oluşturdular. Hayatının ortasına henüz varmamış birine şimdiki halk sıkıntılarıyla Fransız Devrimi öncesini karşılaştırma fırsatı verin. İngiltere o zamanlar sürekli organik değişim için koparılan yaygaralarla karışmaktaydı. Aristokratlar, Kilise, mülkiyet hakları, hukuk, monarşi ve düzenin kendisi yok olmaktaydı. Bu karışık manzaradan bu yana ki değişime dikkat edin. Bugünlerdeki halkın sıkıntıları tamamen akılcı, deyim yerindeyse yasalar çerçevesindedir. On binler -çoğu kez mantıklı olan- askıda bırakılmış sorunlar hakkındaki düşüncelerinin kendilerini temsil edenler üzerinde etkili olabilmesi için bir araya gelirken toplumun esaslarını ya da devletin yeniden yapılanmasını dikkate almadan sadece ikincil önemdeki tartışmalı hususlar üzerinde duruyorlar. Tartışmaların konusu yasalar çerçevesinde ve uygun bir atmosferdedir.” (alıntı Saville’den, 1990)

[13] Suikastın işe yaramayacağını zaten biliyorlardı. Blanqui’nin 1839 ayaklanmasındaki asıl başarısızlığı bunu beyan etmesiydi. 1846’da Karl Schopper, Londra Komünist Haberleşme Komitesine yazdığı bir mektupta: “Suikast düşmanlarımızın dışında hiç kimsenin yararına olmayacaktır…. suikastlar ve aptalca bildiriler yoluyla devrim yapmaya çalışmak saçma olsa da hiç kimsenin görkemli bir devrime engel olamayacağına kesinlikle inanıyoruz.” (Ellis’den alıntı, 1974, 42). Ancak artık tartışma suikast yönteminin geçerliliğinin sorgulanmasının ötesine geçerek kendiliğinden ayaklanmanın yeterli olup olmadığının sorgulanmasına vardı.

[14] İngiltere sınıfsal söylem üzerine olan bu gerginliğin her zaman önemli bir istisnası olmuştur. Jones (1983, 2), İngiltere’de “sınıf sözcüğünün beklenmedik yaygınlaşmasına” dikkat çeker ve şunları söyler: “Almanya’nın tersine sınıf söylemi İngiltere’de hiçbir zaman daha önce ki siyasal sınıfın (estates) söylemi tarafından ciddi bir rekabetle karşılaşmadı; Fransa ve Amerika’nın tersine cumhuriyetçilik ve yurttaşlık üzerine görüşler hiçbir zaman ikincil bir eğilim olmanın ötesine geçmedi…; sınıf lügatı ve sosyal demokrat partilerin doğuşu güney Avrupa ülkeleriyle eş zamanlı oluşmamıştı ancak uzun süredir varlığını sürdürüyordu ve hiçbir zaman sadece onlarla ittifak yapmamıştı.”

[15] Bu dönemdeki belirsiz tartışmaların doğrudan doğruya savaş bildirilerinden önce olduğu Haupt’da (1965) bulunabilir. Asıl mevzu hemen hemen tüm partiler savaşa katılmayı reddetme sözü vermişlerse de savaş gerçekten patlak verdiğinde neredeyse herkesin savaşa destek vermesidir.

[16] Michele Perrot’un (1967, 702) on dokuzuncu yüzyılın sonlarında sosyalistler arasında revizyonizm olarak adlandırılanlar hakkında söylediği gibi “ortada bir ‘revizyon’ olabilmesi için öncelikle revize edilecek bir şey olması gerekir.”

[17] 1870 dönemi sonrası “radikalizm”i aslında bir bakıma 1848 öncesi “radikalizm” ruhuna kıyasla çok daha az radikaldi. Jones’un (1983, 237) belirttiği gibi: “1790 ve 1850 arasında toplumsal hareketlerin en çarpıcı özelliklerinden birisi devlet hakkındaki net ve somut düşünceleriydi… Devlet baskıya, sömürüye ve kokuşmuşluğa dayalı kan dökücü bir makine olarak görülüyordu… Halkın zaferiyle birlikte devletin yerini toplumsal eşitlik yanlısı ya da Jakoben taraftarı bir halk demokrasisi alacaktı…” Ne var ki asıl program “cumhuriyetçi, laiklik yanlısı, genel eğitim, korporasyon, toprak reformu, enternasyonalizm”di ve bundan böyle tüm bu temalar ılımlı liberallerin en azından ilerici kanadının nakaratı haline gelmişti. On dokuzuncu yüzyıl sonlarındaki hareketler vurgularını “iktidardan refah payına” yöneltecek ve böylelikle “savunmacı bir kültür” içersine hapsedileceklerdi. Başka bir deyişle, 1870 sonrası hareketler ne kadar radikal olursa olsun, 1848 öncesindekilerden daha ılımlıydılar. Yurttaşlık tuzağının mükâfatı giderek yaygınlaşmaktaydı.

[18] “Model parti” deyimi Haupt’un, SPD’nin güneydoğu Avrupa’daki çeşitli partiler üzerindeki etkisini ele aldığı  üçüncü bölümün başlığıdır. Victor Fay (1981, 187) “Bolşevikler dahil tüm Rus sosyalistlerinin ‘düşünün’, hem örgütsel anlamda hem de sendikaların partiyle ilişkisi anlamında Rus topraklarına Alman modelini yerleştirmek” olduğunu belirtir.

[19] Schorske (1955,3), Alman hareketinin Bismarck’ın kendilerine azgınca saldırmasına bir tepki olarak Marksizm’e yöneldiğini söyler. Bir doktrin olarak 1890’ların ürünü olan “Marksizm” özellikle de kendisinin asıl doğası üzerine Marksizm’in farklı eğilim ve okullar arasında tartışılmaya başlanmasıyla şekillenmişti (Hobsbawm, 1974, 242).

[20] Bebel Erfurt Kongresi’nde şu ifade geçer: “Burjuva toplumu hızla kendi sonuna yaklaşıyor; iktidarı almak için yalnızca ellerinden çıkmasını beklemeliyiz (alıntı Mathias’dan, 1971, I, 178). Marksizm, Hobsbawm’ın (1987,134) bize hatırlattığı gibi, sadece “devrimci” doktrinle özdeş değildi: “1905 ve 1914 arasında batıdaki tipik devrimci profili, paradoksal bir biçimde partilerin ideolojisi olarak Marksizm’i reddederken devrim için çaba göstermeyişine gerekçe olarak Marksizm’i kullanan bir çeşit devrimci sendikacıydı. Bu bir ölçüde Marx’ın ruhuna haksızlıktı onun bayrağını gönderine çeken batılı proleter kitle partileri açısından düşündürücü olan şey Marx’ın üstlendiği rolün onlar açısından ne kadar tutarlı olduğuydu. Liderlerinin ve militanlarının asıl inancı, çoğu kez marksist olmayan radikal işçi sınıfı ya da jakoben soldan ayırt edilememekteydi.

[21] Roth (1963, 8, 315) bunu “düşman bir kitle hareketinin legal olarak var olmasına izin verilirken iktidar merkezlerine ulaşmasının engellendiği  ‘olumsuz bütünleşme’” şeklinde tanımlamaktadır. I. Kaiser Wilhelm 1890’da anti-sosyalist yasayı iptal etti ve uluslararası çalışma yasasının geliştirilmesi için enternasyonal bir konferans çağrısında bulundu (Ragionieri, 1961, 159). Her fırsatta “baskıcı yasaları geliştirmeye kalkışma” ikilemi devam etse de çeşitli küçük “reformist ödünler” vererek emekçi Kaiser (Arbeiterkaiser) lakabını kazandı (Hall, 1974, 365). Roth bunun İngiltere ve Amerika’da olanlardan çok daha farklı olarak değerlendirmek istemektedir. Almanya’daki retoriğin çok daha keskin olduğuna katılıyorum ancak nihai sonuçlar çok mu farklıydı? Heywood İspanyol sosyalistlerini “afyonsuz Marksistler” şeklinde adlandırmaktadır (1990, bölüm 1). Alman parti ve sendikaları “açıkça reformist bir yola doğru ilerlemekteydi” (Hansen,1977, 199). İtalyan partisi Alman SPD programının “sulandırılmış (edulcorated) bir versiyonunu” izlemekteydi (Andreucci, 1982, 221) ve 1901-1902 yıllarındaki muazzam genişlemesi “reformizmin koruması altında” şekillenmekteydi (Procacci, 1972, 163). Örgütlenme yolu her yerde devlet baskısı altında çoğunlukla radikal bir söylemle pratikte tamamen ılımlı ve ulusal topluluklar içerisinde, bir çeşit “olumsuz bütünleşme” şeklindeydi. Fransa’da Paris Komünün ardından ağır baskılar 1875 sonrası hafifledi, hükümet “işçi sınıfına yönelik akılcı bir toplumsal politika” geliştirdi (Schöttler, 1985, 58). Sonuçta tüm partiler kendi ülkelerinin politik yapılarına entegre edilerek (olumsuz da olsa) fiilen reformizmin yolunu tutmuş görünüyorlardı. Amerika ve Kanada’ya gelince Lipset, bunların “politik görüş ve amaçlarının sınıf bilincinin belirgin biçimde gerilemesine hizmet eden” feodal bir geçmişleri olmadığından dolayı farklı olduklarında ısrar etmektedir; bu iki ülke arasındaki benzerliği görebilmek için retoriği birazcık değiştirmek yeterlidir. Herberg, IWW’nin (Dünya Sanayi İşçileri) profesyonel sendikacılığının Bernstein’ın “reformizmi” ve Kautsky’nin “ortodoks marksizmine” paralel bir ilişkisi olan AİF (Amerikan İşçi Federasyonu) ile ilişkisinin boyutlarını gösterdi (alıntı Dubofsky’den, 1974, 275). Laslett de (1974,115-116) Amerikan Sosyalist Partisi hakkında benzer bir noktaya dikkat çekti. Foner konuya ilişkin “neden ABD’de sosyalizmin etkisi hiç olmadı” sorusuna yanıt olarak “neden herhangi ileri bir kapitalist toplumda sosyalist dönüşüm olmadı” şeklinde yanıt vermiştir. Amerika’daki Demokrat Partinin ve Kanada’daki Liberal Partinin işçi sınıfı politikalarının önde gelen temsilcisi olarak tanınmasının nedeni, aslında göçmen işçileri kent üretiminin içine dahil etmeleriyle açıklanabilir (Shefter, 19886, 270; Kealey, 1980,273) ki bu da ABD’nin ve Kanada’nın diğer batılı devletlerden en çarpıcı farkıdır.

[22] 15 Mart 1892’de “Toplumsal Uyumu” (L’Harmonie Sociale) kaleme alan Guesde’nin müridi Aline Vallette: “toplumun yeniden inşa edilebilmesi için baskı gören iki grubun, kadınlar ve proleterler, birleşmesi gerektiğini” belirtmişti (alıntı Hocquard’dan,1978,89).

[23] Örneğin 1898’de Rennes’deki CGT’nin (Kuzey Emekçileri Birliği-Confederacion General del Trabajo)  Dokuzuncu Kongresinin karar üslubuna dikkat ediniz: “Yaşamın her alanında erkeğin kadına bakması gerektiği fikrini yaymaya çalışıyoruz; özellikle de kendi geçimini sağlamaya zorlanmış dul ya da genç kadınlara yönelik eşit işe eşit ücret formülünün uygulanması gerektiği anlaşılmalıdır …. erkeklerin kadınlara ait meslek ve işleri edinmelerine engel olun ve aynı şekilde kadınların erkeklerin doğasına özgü ilgi alanlarına el atmalarını engelleyin (alıntı Guilbert’den, 1966,173).

[24] “Erkeğin kadını beslemesi gerektiği” kaidesi bir başka gerçeği gizler. Evet, kadının fiziksel olarak besleneceği parayı erkeğin kazanması gerektiği düşünülüyordu, ancak Hinton (1983, 32), on dokuzuncu yüzyıl erkek işçisi için, –erkek için olduğu kadar çocuklar için de- “fiziksel rahat ve duygusal destek alanı olarak evin kurulmasını” mümkün kılması için kadının işe gitmek zorunda olmadığını hatırlatır. Bu düzenlemeler önemlidir. Genç, evlenmemiş kadınların yasal olarak çalışabileceği düşüncesi her yerde kabul edildi. Bunun on dokuzuncu yüzyıl sonunda Japonya’da nasıl meşrulaştırıldığını gelin görün: “Diğer bütün gruplardan daha çok, tekstil imalathanelerindeki genç kadınlar kadın işçilere yaraşan hükümet ve yönetimin modelleriydiler. Onlar işçi değillerdi; evlilikten önceki birkaç yılı, aileleri, ulusları ve imalathaneler için çalışarak geçiren “bacılar” ya da “öğrenciler”di. Sorumluluk eksikliği ve beceri eksikliği, hem bu iş gücüne ödenen düşük ücretleri hem de yarı-zamanlı ya da geçici olarak nitelenmesini mazur gösterdi (Sievers, 1983, 58).

[25] Az çok benzer bir yasa işçi kadınlar için özel “koruyucu” kanunlar üzerineydi. Rowbotham (1977,114) bunun her zaman “zor bir konu” olduğunu belirtir. Yasa fikrinin doğru olduğu varsayılmış ve sosyalist hareketin de uzun bir dönem zihnini meşgul etmişti (Guilbert,1966,413). Anarşistler bundan hoşlanmamışlardı çünkü devletin müdahalesi söz konusuydu. Orta-sınıf feministler eşitlik adına buna karşı çıkmışlardı. İşçi kadınlar çoğu kez bu yasanın ücretleri düşüreceğinden endişe duymuşlardı. Ve aslında sosyalist hareket bir ölçüde bölünmüştü. Almanya’daki Katolik Merkezi yasaya daha toplumsal bir kapitalizm arayışlarının parçası çerçevesinde destek verdiler. Çoğu erkek işçi açısından bu yasa işyerinde ve dolayısıyla politik alanda kadınlara eşit rol verilmesi talebindeki gönülsüzlüklerine bir mazeret sağlamıştı.

[26] Nye (1993,47) kamusal ve özel alanlardaki cinsel rol dağılımının 1789-1815 döneminde yasal olarak onaylandığını ileri sürer ve bunu bilimsel teorileştirmeyle bağlantılandırır: “Bu dönemde erkek ve kadın cinslerinin toplumsal ve ailevi rollerine “doğal olarak” uygun olduklarını iddia eden tıp bilimcileri tarafından biyo-medikal bir model oluşturulmuştur.”

[27] Reberioux (1978,154) “on dokuzuncu yüzyılda tüm Avrupalı toplumlarda ve sosyalistler arasında yaygın olan feminizm karşıtı “kültürün” etkisinden” bahsederken: “Sosyalist partiler devlet karşıtı faaliyet yürütebilirler ancak toplum karşıtı bir çaba içersinde olamazlar” der.

[28] İngiltere’de H.Spencer’ın önceleri feminizme olan desteği (liberal görüşlerinden gelen) Darwinci doğal ayıklanmanın ilkelerini keşfetmesiyle birlikte feminizm karşıtlığına dönüşmüştü (Paxton, 1991). Michelet’in “Kadın(La Femme) adlı çalışması kadınların sınırlandırılması hakkındaki “kin ve horlamak için yetiştirilmiş tüm Fransız erkeklerinin hayran olduğu laik değerler, bilim ve 1789 devrimi üzerine” iki erkeğin akıl almaz cinsiyetçi diyalogunu içerir.

[29] “En nihayet… klasik feminizm batıda özgürlüğün mihenk taşı, oy hakkı üzerinde yoğunlaştı. Oy kullanma hakkı feminist istemlerin sonu demek değildi. Çoğu feministin politik eşitliği özgürleşme sürecinin daha ileri bir aşamada devamı ve aracı olarak değerlendirdiğine hiç kuşku yoktu: Kadın seçmenler kadınları seçecek ve kadınlar sadece kendi cinsiyetleri için arzuladıkları reformları (medeni hukuk, boşanma, eğitim ve diğerleri)  gerçekleştirmekle kalmayarak aynı zamanda (bazen yaygın feminist retorikle çelişen kadın duyarlılığı tartışması aracılığıyla) ulusal yenilenmeye katkıda bulunacak ve alkoliklik, fahişelik ve savaş gibi belaların ortadan kaldırılmasını sağlayacaklardı” (Stites, 1978, 18). Bidelman (1982,190) Fransız feministlerin görüşlerini şöyle özetler: “ ‘İlk aşamadaki’ politik soruna istikrarlı bir yanıt bulunmadan kadın sorunun ‘ikinci aşamasına’ yönelik bir cevap söz konusu olamaz.” Dubois (1978,17-18) bu stratejiyi şöyle savunur: “Oy kullanma hakkının kadınların ezilmesi sorununu ortadan kaldırmadığı için kadınların oy kullanma hakkı girişiminin özgürleşme mücadelesinde anlamsız bir karışıklık yarattığı sonucuna varmak yanlış olur… Bu kadınların kendi özgürlükleri için bir araya geldikleri ilk bağımsız hareketti.”

[30] “Hemen her yerde,  sık sık çoğu ‘ılımlı’ feminist tarafından şiddetle karşı çıkılan radikaller azınlık kalmaktaydı (her şeyden önce kadınların oy hakkını savunanlar).

[31] “İngiltere’de kadınların oy kullanma hakkını savunan kadınlar pasif, bağımlı varlıklar oldukları imgesini parçaladıkları gibi Regent Caddesi’nin vitrinlerini de parçalamışlardı (Rover, 1967, 20). Chafetz ve Dworkin (1986,112) ABD ve İngiltere’deki hareketlerin yoğun bir taraftar kitlesine ulaşmasının nedeni olarak kesinlikle militan tavrın ve “konunun, kadınların oy kullanma hakkı etrafında odaklanmasının” etkili olduğunu ileri sürdüler. Moses (1984, 230) “Eğer bu gelişmeler Fransa’da yaşanmadıysa bunun nedeni Fransız hareketinin “kendi kendini yok etmesinden” çok “baskıcı hükümetin aralıksız bir biçimde feminizmi yok etmeye” çalışmış olmasıdır” der.

[32] Sorun “muhafazakârın” kim olduğuydu? McLaren (1978b,107) doğum kontrolü tartışmasının ikilemlerini ele alırken: “İlk doğum kontrol ideolojisi tuhaf bir karışımdı. İlerici yönleri olarak kadın haklarına ve tıbbi yardıma olan ilgisi gösteriliyordu; muhafazakâr yönleri ise yeni-Malthuscu ekonomiye bağlı olmasıydı” der. Ve daha sonra Ögenistlerin tartışmaya (ırkın ıslahına çalışanlar ç.n) katılmasıyla birlikte “ilgi, annelik haklarından devlet haklarına; iş gücünün niceliğinden niteliğine doğru değişti” (syf.154).

[33] Çocuk aldırmanın yasadışı oluşu (toplumsal kabullere karşı olduğundan) erken bir on dokuzuncu yüzyıl girişimiydi (Rendall,1985, 226). Ve bunun yasallaşması öteden beri bir kadın meselesi olmuştu (McLaren, 1978; Evans, 1977, 108). Doğum kontrolü bu yüzden vardı. Özellikle Amerika’da çoğunlukla kadınların seçim hakkını savunanların katıldığı nefse hakimiyet konusu gündemdeydi. “Kadınların Nefsine Hakim olma mücadelesine seçim hakkını savunanların katılması mümkündü çünkü bu iki oluşum arasında bir anlaşma zemini vardı. Bu anlaşmanın nedeni sadece her iki oluşumun da kadınlara yönelik olması değil ama aynı zamanda her ikisinin de kadın haklarının kamusal alanda etkin olabilmesini savunmasıydı (Blocker, 1985, 471). Ve Alman feministleri liberal bir devlet modelini yakalayabilmeleri için ana okul eğitiminde devletin “sadece bireysel özgürlüklerin garanti edilmesinde etkin bir rol oynamakla sınırlı kalmamasını, aynı zamanda olumlu yollardan duyarlı bir toplumu teşvik etmesini gerektiren” bir hukuk devletine (Rechtsstaat) dayanmasını önerdiler. Bu amacın geliştirilmesi için ana okullarının “çocukların sorumluluk kazanması için ilk içgüdüleri harekete geçirecekleri” düşünülmüştü (Allen, 1991, 65).

[34] İngiltere’deki İrlandalıların hak mücadelesi de paralel bir konuyu ortaya çıkarmıştı ancak bu mücadele Amerika’daki Siyahların davasında neredeyse hiç olmayan politik ayrılma talebini içinde taşıyordu.

[35] Siyah lideri Frederick Douglass, Stanton ve Anthony’nin Train ile yaptıkları işbirliğini kınamıştı (Dubois, 1998, 187). Hersh (1978,70) bunun sadece “kısa bir birlik” olduğunu söylüyor. Fakat Dubois “Stanton ve Anthony’nin Train’le birlik yaparak feminizm karşıtı Cumhuriyetçilerin, ‘Demokrat Partinin kadınların oy hakkı hareketini azat kölelere karşı bir araç olarak kullandığı’ biçimindeki ithamlarına materyal sağladığını ileri sürdü. Douglass uzun süre kadınların oy kullanma hakkını savundu. 1848’deki Seneca toplantılarına katılmış ve 1870’lerde desteğini yinelemişti. “Ancak kadınların seçime dahil edilmesinin azat edilmiş kölelerin oy kullanma hakkını elde etmesini tehlikeye düşüreceği ve bu hakkın elde edilmesinin çok daha önemli ve acil olduğu” düşüncesiyle 1866-69 yıllarında desteğini esirgedi. (Evans, 1977, 48).

[36] Lucy Stone “eğer kadınlar politik özgürlüklerini kazanamasaydılar Zenciler onların bu haklarını kazanabileceğini” ileri sürer (Kraditor, 1965,3).

[37] Amerika’da “yüzyılın sonlarına doğru kadınların oy hakkını desteklemekte kullanılan ırkçı tezler Güneyde oldukça yaygındı.” (Banks, 1981, 141).

[38] “Feminist tezlerin kafası, en az emperyalist açıklamalar kadar, ırkın korunması, özü ve arılığıyla meşguldü. Bu kısmen de olsa gerçekleşmişti. Kadınların özgürlüğü davasına karşı yapılan en tehlikeli saldırılardan biri bu davanın ırkı güçten düşüreceği fikriydi.” (Burton, 1990, 299).

[39] Benzer bir açıdan İngiliz feminist hareketi oy hakkı için mülkün nitelikleri konusunda ayrışmışlardı (Banks, 1981, 133).

[40] “On dokuzuncu yüzyılın başlarında… alenen veya gizli biçimde, insanlıkta bir kopuş yaşanmaktaydı; grupların bundan böyle arızi bir yasal konumu vardı.” (Guilmann, 1972,25)

[41] Norman Yorke’nin teorisine göre 1066’daki Norman istilası Anglo-Sakson yerlilerini “özgür ve eşit yurttaş olma” haklarından mahrum bırakmıştı ve halkın tüm mücadelesi eski haklarını yeniden elde edebilmek içindi. 1651’de oluşturulan Cumhuriyet Kararındaki yazıtta özgürlüğün “Tanrı arzusuyla yeniden elde edildiği” yazılıydı. Hill’in belirttiği gibi (1958, 67) bu teori “aynı zamanda İngiliz yurtseverliğinin ve protestanlığının derin duygularını harekete geçirmişti. Tüm gücü bu yazıtta yatmaktaydı.”

[42] Fransız Devrimi boyunca “galyalılar ırkı” burjuvaziyle özdeşleştirilirken (ve dolayısıyla ‘halkla’) “frankların ırkı” aristokrasiyle özdeşleştirilmekteydi (Poliakov, 1976,69). Montesquieu, Boulainviller, Kont Montlosier’in ilk zamanlarındaki tezlerinden örnekler verdiler. Ve daha sonra Guizot bu ayrımı açıkça kendi bakış açısıyla burjuvazinin ve liberalizmin davası için Fransız Devrimini haklı gösterme çabasının parçası olarak kullandı (Poliakov, 1974, 32).

[43] Vatandaşlığın ülke toprakları içerisinde dünyaya gelmesiyle kazanılmasını sağlayan hukuk prensibidir. (Latince: Jus: Hak, Soli: Toprak)

[44] Ülkelerin Vatandaşlık Kanunlarına göre, bireylerin kendi ailelerinin veya atalarının sahip oldukları vatandaşlığa arzuları üzerine geçebilmelerini sağlayan kan bağına bağlı olarak atfedilecek bir hukuk prensibidir. (Latince: Jus: Hak, Sanguinis: Kan)

[45] Yine de, halktan kimselerin ırk olarak üstünlüğü konu edilmişse de aristokrasinin “asil kanı” ve doğal hakları konusu çok daha güçlü bir şekilde konu edilmişti. “Irkçı arzuların beslendiği asıl kaynak ulusunkilerden çok sınıfın ideolojisiydi: bilhassa yönetenler arasındaki kutsallığa ve aristokratlar arasında ‘asil’ ya da ‘lekesiz’ kan ve “üretkenlik”e dair iddialarda. Modern ırkçılığın o halde meşru babasının bir küçük-burjuva değil de Joseph Arthur, comte de Gobineau, olmasında şaşılacak bir şey yoktur (Anderson, 1991, 149).

[46] Bunun en iyi örneği, 1886’daki ırk psikolojisi üzerine olan çalışmasında ulus bütünlüğüne yönelik en büyük tehlike olarak suçluları, kadınları, etnik grupları, sömürgeleri gösteren Gustave Le Bon’dur (Nye, 1975, 49-50).

[47] Hobsbawm bu sürecin on dokuzuncu yüzyılın üçüncü çeyreği olduğunu belirtir. Benzer bir dönemselleştirme çabası Lothrop Stoddard’a (1920, 153) ait yirminci yüzyılın en ciddi ırkçı kitaplarından “The Rising Tide of Color Against White World-Supremacy” adlı çalışmadır: “1900’ler dört yüzyıldır çağıldayan beyaz hareketin zirve noktasıydı. Bu dönem beyaz adamın itibar ve gücünün zirvesi oldu. Dört yıl sonra Japon silahlarının Arthur Limanının karanlık sularında patlayışı düşüşün başlangıcı olan tuhaf bir dünya ortaya çıkardı”.

[48] Guillaumin bu karışıklığın on dokuz ve yirminci yüzyıla ait yeni bir olgu olduğunu belirtir. On sekizinci yüzyılda “evrim, toplumsal düzeneğe içkin bir olguydu” ve farklılıkların kaynağının “coğrafi, psikolojik ya da salt toplumsal düzenekten kaynaklanabileceği düşünülse de, hiçbir surette biyolojiye dayanılmazdı.” (24-25). Aynı şekilde Lewis şunları söyler (1978, 74-75): “Tüm zayıf noktaları dikkate alındığında geriye on sekizinci yüzyıl ‘akıl çağı’ şöhretinin hiç de boş olmadığı görülür. Avrupalı olmayan halklara hakikaten bir mahlûkat gözüyle bakmaya gönüllü ve hazırdılar. Hiç şüphesiz bu halkları karikatürize etme eğilimindeydiler…. Ancak Avrupa dışındaki uygarlıkların kültürel ve ruhsal değerlerini tanıma ve siyah insanları dinleme taraftarıydılar”. Ortaya çıkan şey Fransız Devriminin evrenselciliği ve yurttaşlığın ikilemleriydi. Poliakov da Fransız Devrimiyle birlikte ortaya çıkan vurgu değişimine dikkat çeker. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin öteki yüzü olan “yeni bilimsel zihniyetin biyolojik öğelerin belirleyici niteliğini vurgulama eğilimine” neredeyse hiç dikkat edilmedi. Bu zihniyet, eski dinlerin ve kültürel sınıflandırmaların yerine fiziksel özelliklerin incelenmesine dayalı (deri rengi vb.) yenilerini geçirmişti. Daha sonraları bunun değiştirilemez olduğu düşünüldü ve bireylerin sorunu olarak ele alındı. Poliakov (1982, 53) ayrıca ırkçılığın “modern biçiminin bir değer yargısı olarak bilim tarafından sahiplenilmesinin on sekizinci yüzyıla kadar uzandığını” belirtir. Jordan (1968, 13) benzer bir değişimi Amerika’da gözlemler: “Devrimden sonra zencilerin doğası tartışmasını öncesine kıyasla farklı kılan 1775’den sonra insanların anatomik farklılıklarına yönelik araştırmanın ve bu farklılıkların bisturi ve kompas aracılığıyla aydınlatılmasına yönelik yaygın ilginin Avrupa ve Amerika’da hızla yayılması” olmuştur.

[49] “Bilimsel ırkçılığın gerçek boyutları genelde taraftarı olmadıkları düşünülen bilim adamları arasındaki liberaller aracılığıyla anlaşılabilir.” (Barkan, 1992, 177). Barkan özellikle Julian Huxley ve Herbert Spencer’ı örnek gösterir. Poliakov (1982, 55-56), bu tür düşüncelerin temelinin atılmasında Voltaire, Kant ve Buffon’nun rolünden bahseder. On dokuz ve yirminci yüzyıldaki sivil özgürlüklerin büyük sembolü Voltaire, açıkça Siyah ve Yahudi karşıtıydı.

[50] Bu yasalarla zencilere yönelik ırkçılık, okullardan otobüs duraklarına kadar günlük kamusal hayatın en ücra köşelerine kadar geçerli kılınmıştı (ç.n).

[51] Lasch (1958,321) Filipinlerin Amerika’nın olması tartışmasında emperyalist ve anti-emperyalist kamp arasındaki ayrımın eşitlik fikri üzerine olmadığını; asıl ayrılığın yalnızca “Anglo-Saksonların kaderinin Amerikan halkının fedakâr gayretlerini gerektirdiği fikrinin anti-emperyalistler tarafından özellikle de bu gayretlerin içerisinde militarizm ve zorbalık tehlikesini görerek reddetmelerinden” ibaret olduğunu belirtir.

Bu yazı SOYKÜTÜK içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Immanuel Wallerstein: Tüm Yurttaşlar mı? Kimi Yurttaşlar mı! Yurttaşlığın Oluşumu için 1 cevap

  1. güzel makale olmuş çok teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s