Michael Ryan: Kapital’in Sınırları

Kapital’in Sınırları

Michael Ryan

Marx’ın metni klasik diyalektiğin yapıbozumcu eleştisi ışığında yeniden okunabilir. Bu tür bir yeniden okuma salt akademik ya da teorik sonuçlardan daha fazlasını içinde barındırır. Marx’ın metni politik duruşların ayrılmasını mazur göstermeye çalışan mücadele içersindeki yorumcuların tartışma konusudur. Marx’ın kendisinin evrimci mi yoksa devrimci mi olduğu, zorunlu ekonomik gelişmeye mi yoksa koşullu politik pozisyonlara mı öncelik verdiği meseleyi belirler. Sovyet bilimsel marksistleri komünizme uzun “geçiş”i mazur göstermek için evrimci savı kullanır. Köklerini üretken güçler içersinde bulan ekonomik gelişmenin sözde “nesnel” yasaları, insan kontrolünün ötesinde gelişir ve (işçiler ile patronlar ya da yöneticiler arasındaki) üretim ilişkilerinin yeniden düzenlenmesiyle ilgili sorunlar hem ikincildir hem de asıl zorunlu gelişim sürecine göre yüzeysel kalır. Antonio Negri gibi radikaller ise Marx’ın diyalektiğinin, yeni hegelci zorunlu bir ekonomik gelişme modelinden ziyade, bütün gelişme sürekliliklerinden bir kopuşa işaret eden antagonistik güçlerin ve eğilimlerin çatışmalı bir modeline tekabül ettiğini ileri sürer.[1] Bu sav, kapitalizmin, esas itibariyle, komünizmin ücretli emeği feshederek kırması gereken, ücretli işçi ile kapitalist arasında bir üretim ilişkisi olduğu yönündeki Marx’ın can alıcı tespitine dikkat çeker. Ben burada,  Marx’ın Kapital Cilt I’ini ekonomik gelişme ve siyasal güç üzerine tartışmayla ilgisi ölçüsünde yeniden okuyacağım.

Varacağım sonuç politik olan ve ekonomik olanın, siyasal güç ve ekonomik gelişmenin bir karşıtlığın farklı veya dışsal kutupları olmaktan ziyade aslında diferansiyel, yani kestirilemez biçimde iç içe geçmiş olduklarıdır. Bu ikisinin teorik olarak ayrıştırılmalarına imkân veren felsefi karşıtlık, doğa ve onun ötekileri (tarih, teknoloji, kurumlar, üretim, sanat vb.) arasındadır. Karşıtlık ekonomik gelişmenin doğal bir şey olarak algılanmasını ve bu yüzden doğandan türeyen ve ona göre ikincil olan teknik bir biçim ya da kurumsal yapıt olarak tarihle sınırlanan siyasal güce önselliği gerektirir. Engels bu karşıtlığı destekleyen görüşün klasik bir açıklamasını yapmıştır: “Bütün süreç hırsızlığa, zora, devlete ya da herhangi bir siyasal karışmaya bir tek kez bile başvurmaya gereksinme kalmaksızın, salt ekonomik nedenlerle açıklanabilir.”[2] Bununla birlikte Engels, başka bir yerde, stratejik nedenlerden ötürü, ekonomik olanın politik olanla alakalı olduğunu üstüne basa basa vurgulamak zorunda kaldığını söyler.[3] Bu ifade onu aklayabilse bile, ekonomik olanı özerkleştiren, nesnel dünyanın inşasında öznel emeğin rolünü unutturan ve böylece Marx’ın baskıcı bir politik güç ilişkisi olarak kapitalizm tanımını etkisizleştiren bilimsel Marksist geleneğin bütününü aklamaz. “Alt yapı” ve “üst yapı” arasındaki “etkileşim” modeli, karşıtlık yapısını muhafaza ederek diyalektiğin klasik metafizik şemasına halen bağlı kalır. Diyalektiğin ötesinde, yalnızca etkileşimin olduğu ve temel ve alt yapı gibi homojen kendilikler ayrımının olmadığı diğer başka modeller bu sınırı hesaplamak için gerekecektir. Negri’nin işaret ettiği gibi Marx, (politik) üretim ilişkilerini, (ekonomik) üretim güçleri içersine yerleştirir:

“Üretimin aracıları”: burada analizin can alıcı noktasındayız. Genel üretim kavramı öznel öğelerini ve onların antagonist ilişkilerini güçlendirmek için materyalist ve diyalektik tanımının sınırlarını kırar. Bu antagonist ilişki bütün kavramı gözden geçirir. “Ancak bölüşüm ürünlerin bölüşümü olmadan önce: (1) üretim araçlarının bölüşümüdür ve (2)… farklı üretim tarzları arasındaki toplumun üyelerinin bölüşümüdür. (Özgün üretim ilişkileri altında bireylerin boyunduruğu) Ürünlerin bölüşümü sadece üretim sürecinin içersinde oluşan ve üretim yapısını belirleyen bu bölüşümün bir sonucudur.” …. Özdeşlik fark içersinde parçalanır ve fark antagonizma olarak kabul edilir…. Fark, farklılıklar, antagonizmalar. Diğer türlü bu Marksist pasajların nasıl okunacağını görmeyiz. Üretim kategorisi –değer kategorisi gibi- kendi genelliği ve soyutlaması içersinde olanaklı ayrılmayı canlı tutar.[4]

Üretim ilişkilerinin antagonist diferansiyeli, üretken güçlerin sözde birincil olan ekonomik gelişim yasasından daha “özgün”dür, ve bu farkın elbette homojen bir kökeni yoktur. Bu daha ziyade bir sınır, muhtemel bir bölünme ya da ayrım olmadan bir etkileşim çizgisidir.

Marx’ın Kapital’inin Birinci Cildinde, ekonomik gelişme ve politik güç arasında kategorik bir ikili karşıtlığa imkân vermediğini ve bu ikisinin “karşılıklı birbirini etkileyen” homojen kerteler olmaktan daha ziyade, belirlenemez bir sınır olarak ya da etkileşimli, bununla birlikte farklı şeylerin ya da homojen kendiliklerin ontolojisi olarak tanımlanamayacak farklı güç ilişkileri şeklinde kurulduğunu ileri süreceğim. Ayırt edilemeyecek şekilde her biri diğeridir. Her ikisi de hem ekonomik hem de politik olana bir sınırdır, yalnızca birine değil, bilakis her ikisi arasında bir sınırdır. Ekonomik gelişme (kapitalist üretim tarzında) politik güçten bağımsız bir şekilde meydana gelemez ve kapitalist politik güç hiçbir zaman kendi için uygulanmaz, ekonomik nedenlere bağlıdır. İkincisi çoğu Marksistin kabul ettiği bir görüştür; birincisi ise eleştirel ve bilimsel Marksistler arasındaki bir tartışma konusudur. Bilimsel Marksistler, politik güçten bağımsız bir ekonomik gelişme olmasından yanadır ve bu teorik önermenin pratik sonuçları vardır. Eğer mevcut ekonomik kalkınma tarzlarının karakteristik iş biçimi (hem kapitalist hem de sosyalist olarak adlandırılan ülkelerde), politik gücü ya da işin baskıcı dayatmasını hiçbir şekilde içermeyen saf bir ekonomik biçim olarak yalıtılabilirse, o zaman Sovyetler Birliğinin kalkınma stratejisi mazur görülür. Ve mülkiyet haklarının “toplum”a devri bağlamında kapitalist iş biçiminin sürdürülmesi “sosyalist” olduğu iddia edilerek meşrulaştırılabilir. Kapital’inBirinci Cildinde Marx’ın savı kapitalist işin kendisinin baskıcı ya da politik olduğudur. Gerçekte, kapitalizm basitçe ücretli emeğin baskıcı dayatması yoluyla “ücretsiz emek üzerinde hâkimiyet” olarak tanımlanabilir.

Marx’ın politik gazeteciliğinde siyaset ve ekonomi kategorilerinin dile düşmüş “karışıklığı” tamamen bu şekilde sözüm ona kapitalizmin resmi yasalarının bilimsel tanımı içersinde yerleştirilebilir. Bu karışıklık, yalnızca, bütün farklılıkları ve farklı sınırları katı karşıtlıklarla, katı özdeşlikler ve çizgisel olmayan nedenselliklerle kategorik bir şekilde düzenleyen bilimsel Marksizmin diyalektik materyalizminin klasik diyalektik bakış açısından bakıldığında negatiftir. Yapıbozumcu bir bakış açısından, bu kategori karışıklıkları pozitiftir çünkü basit karşıtlıkları engeller ve politik gücü ekonomik gelişmeden ayırmanın mümkün olmadığı kapitalizminki gibi karmaşık bir güç sahasının daha dikkatli bir analizini teşvik eder. Yapıbozumcu bir bakış açısından okunduğunda, Kapital’inBirinci Cildiekonomik gelişme ve politik güç arasındaki karşıtlığı tanımladığı varsayılan sınırın yeniden düşünülmesini sağlar. Marx’ın Hegel’in diyalektiğini eleştirel bir şekilde kendine mal etmesi klasik diyalektiğin yapıbozuma uğratılmasına tümüyle yabancı değildir.

Klasik Hegelci diyalektik farklılığı özdeşlikte, eşitsizliği eşitlikte, çelişkiyi süreklilikte, heterojenliği homojenlikte, uyumsuzluğu birlikte çözer. Tarihin diziselliği, bu diziselliği ardışık ve teleolojik çizgisel gelişim içersinde düzenleyen mantıksal bir paradigma altında sınıflandırılır. Diyalektiğin paradigmatik anlam ve mantığı, tarihin paradigmasız veya aşkın anlam taşımadığı bir dizisellik ihtimaline karşı bir panzehirdir. Marx diyalektiğe ideal bir paradigma atfetmeden onu tarihe dönüştürdü. Devamlı olarak daha büyük ölçekte sentetik bir birlik olarak araçsallaştırılan bir karşıtlık mantığından daha ziyade, tarihte sınıf mücadelesi olarak adlandırılan bir güç farklılığı gördü. Kapitalizmde bu farklılık, sermayenin değer yasası ve bu dayatmaya karşı emeğin direnişi yoluyla dayatmaya çalıştığı düzenden meydana gelir. Değer yasası tamamen baskıcıdır; ideal eşitlik ya da eşitsizliğin veya farklı kendiliklerin takas edilebilirliğine dayandırılır. Bu etkinlik yalnızca ideal olarak ve aşkın bir paradigmanın (para) yardımıyla gerçekleşebilir. Kapitalizm, bu yüzden, eşitsizliği yalıtan, farklılığı özdeşleştiren ve diziselliği bir paradigma içersinde çözen idealleştirici bir etkinliğe ihtiyaç duyar. Bu etkinlik klasik kurgusal diyalektiğin somut bir yorumudur. Marx’ın daha faydalı gördüğü diyalektik yön, heterojenliği ya da sermayenin mantığını ve değer yasasını parçalayan kapitalizmin içindeki heterojenliği ya da yarılmayı vurgular. Marx “gizemlileştirilmiş biçiminde diyalektik… var olanı başkalaştırıyormuş ve yüceltiyormuş gibi görünüyordu” der.[5] Marx Kapital’in Birinci Cildinde bu kaçınılmaz ayrılmanın ekonomik kalkınmanın aşkın objektif mantığından ziyade ekonomiye içkin ayrımsal güçten ötürü olduğunu ima eder.

Kapital’inBirinci CildindeMarx kapitalist ekonominin politik olduğunu, yani, (ya devlet aracılığıyla doğrudan ya da ekonomik yasalarla dolaylı) gücün dayatılmasıyla ve bu güce direnişle yapılandığını gösterir. Bütün ekonomik kategoriler baskının, direnişin, gücün ve mücadelenin kesiştiği noktalardır. Marx’ın analizi kapitalist üretim tarzının yapısal ve tarihsel kökenini saptayarak ilerler.

Bu analiz kapitalizmin fenomenal biçimi, yani meta ile başlar ve kapitalizmin ayrımsal bir antagonizma olarak ve ücretlendirilmemiş emeğin baskıcı temellüğü olarak kurulmasıyla sonlanır. Bir sistem olarak, kapitalizmin kökeni mülkiyet sahipleri ya da kapitalistlerle işçiler arasındaki bölünmededir:

Emek ürünü ve emeğin kendisi arasındaki, emeğin objektif koşulları ve subjektif emek-gücü arasındaki bölünme bu yüzden gerçek kuruluş [Grundlage] ve kapitalist üretim sürecinin başlangıç noktasıydı…. İşçinin kendisi sürekli olarak sermaye biçiminde, kendisine egemen olan ve onu sömüren yabancı bir güç, nesnel zenginlik üretir; ve kapitalist mütemadiyen emek-gücü üretir …. kısacası kapitalist, ücretli bir emek olarak işçiyi üretir. Bu aralıksız yeniden üretim, işçinin bu idamesi, kapitalist üretim açısından kayıtsız şartsız zorunlu bir koşuldur. [Kapital 1, 716-17: MEW, 23;595-97]

Peki bu yapısal bölünme, sınıflar arasındaki bu güç farklılığı, nasıl meydana geldi? Bu soru Marx’ı kapitalist ilişkinin tarihsel kökenini ortaya çıkarmaya sevk eder:

“Kapitalist ilişki işçiler ile  onların emeğinin gerçekleşmesi için  gerekli koşulların mülkiyeti arasında tam bir bölünmeyi peşin olarak kabul eder…. İlksel birikim [ursprungliche] olarak adlandırılan şey, bu yüzden, üreticinin üretim araçlarından tarihsel olarak ayrılması sürecinden başka bir şey değildir…. İlk elden [unmitterbare] üretici, bir işçi, ancak toprağa bağlı kalmaya ve bir başkasının serfi ya da kölesi olmaya son verdikten sonra kendi varlığını tamamlar…. Bu yüzden üreticileri ücretli emekçilere dönüştüren tarihsel hareket, bir yandan, serflik ve loncaların zincirlerinden özgürleşmeleri olarak ortaya çıkar…. Fakat öte yandan bu yeni özgürleşmiş insanlar kendilerine ait bütün üretim araçlarından mahrum edildikten sonra kendilerinin satıcısı haline gelirler…. Hem ücretli-emekçi hem de kapitaliste neden olan gelişmenin başlangıç noktası [Entwicklung] işçinin köleleşmesiydi. Bu kölelik biçiminde, feodal sömürünün kapitalist sömürüye dönüşümünde, değişiklik meydana getiren ilerleme…. Tarımsal üreticinin, köylünün toprağına el konulması bütün sürecin temelidir [Grundlage]. [Kapital 1, 847-48; MEW, 742-44]

Kapitalist üretimin ekonomik temeli bu yüzden politik gücün uygulanmasıyla üretilen baskıcı bir bölünmedir: “Bu yöntemler kısmen vahşi güce, yani sömürgeci sisteme dayanır. Ancak bunların hepsi feodal üretim tarzının kapitalist tarza dönüşüm sürecini hızlandırmak ve geçişi kısaltmak için toplumun merkezileşmiş ve örgütlü gücü, devlet gücünü kullanır. Güç yeni topluma gebe bütün eski toplumların ebesidir. Gücün kendisi ekonomik bir güçtür.” (Kapital 1, 915-16; MEW, 779). Marx kapitalizmin özünü ekonomik bir yasanın yanı sıra gücün “ücretsiz emek üzerinde hâkimiyet” gücü olarak tanımlar (Kapital 1, 534; MEW, 556). Kapitalizmin yeniden üretimi aynı zamanda bu baskıcı güç ilişkisinin yeniden üretimidir: “Topyekûn bağlantılı bir süreç, yani bir yeniden üretim süreci, olarak görülen kapitalist üretim süreci, bu yüzden, metaların ve artı-değerin yanı sıra sermaye ilişkisini (bir yanda kapitalist diğer yanda ücretli emekçi) üretir ve yeniden üretir (Kapital 1, 724; MEW, 604).

Dolayısıyla “ekonomik gelişme” politik gücün sadece ikincil ya da araçsal şekilde ekleneceği bir şey gibi yalıtılamayacağı gibi, “üretken güçler” de, hiçbir üretim tarzında, “üretim ilişkileri”nden yalıtılamaz. Bu gelişmenin önceliği ya doğrudan devlet aracılığıyla ya da dolayımlı bir şekilde ekonomik sisteminin kendisi aracılığıyla desteklenen bir politik güç uygulamasına dayandırılır. Sermaye “yeterince artı-değer miktarını massetme hakkını güvence altına almadan” önce, devlet iktidarı aracılığıyla yardım görmelidir…. Daha büyük kapitalist üretim tarzının gelişiminden dolayı, “özgür” işçinin bütün aktif yaşamını satması için gönüllü sözleşme yapması, yani toplumsal koşullarla zorlanması, yüzyıllar gerektirir. (Kapital 1, 382; MEW, 296-97). Kapitalizmin en karakteristik “ekonomik” yasası, Marx’a göre, işçiler üzerinde, baskıcı bir şekilde, ücretlendirilmemiş emek üzerinden bir komuta dayatan politik güçtür.

Kapital I’deki, diyalektik “olumsuzlamanın olumsuzlanması”yla ilgili meşhur pasajı politik güçten bağımsız otomatik bir ekonomik gelişmeolarak anlamak, Marx’ın, Hegelci süreklilik, tamamen zorunlu gelişme, mantıksal ardıllık ve özdeşlik diyalektiği için, kapitalizm içersinde belirlediği diyalektiği yanlış anlamaktır. Marx’a göre, hiçbir özerk süreklilik, objektif zorunluluk ya da ekonomik gelişme özdeşliği yoktur. Marx fabrika kanunlarıyla ilgili umutların perçinlenmesine karşı şunları yazar: “Verili tarihsel bir üretim biçiminin çelişkilerinin gelişimi, bu üretim biçiminin çözülebileceği ve daha sonra yeni bir temeli yeniden kurabileceği tek tarihsel yoldur” (Kapital 1, 619; MEW, 512). Bu çelişkilerden biri sermayenin merkezileşmesini gerektiren emeğin muazzam temelleğüdür. Ancak, “aynı zamanda işçi sınıfının isyanı da büyür…. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması kapitalist kabuklarıyla bağdaşmadıkları bir noktaya ulaşır (Kapital 1, 929; MEW, 790-91). Akabinde gelen ilginç pasajda, Marx üretim tarzını ve sermayenin tekeline köstek olan, onun yanında ve altında serpilmiş kendisinden ayrı olarak üretim araçlarını tanımlar. Bir başka deyişle, kapitalizm içersinde, kapitalist özel mülkiyete karşıt merkezileşmiş ve toplumsallaşmış bir üretim aracı ortaya çıkar. Anlamlı olan şey bu artan toplumsallaşmanın “işçi sınıfının isyanı”nın gelişmesiyle özdeşleştirilmesidir. Bu salt ekonomik bir gelişme değil her ikisidir de çünkü bizzat kendisi gücün uygulanmasına dayanır (“Kapitalist üretim tarzından çıkan kapitalist temellük tarzı kapitalist özel mülkiyeti üretir. Bu mülk sahibinin emeği üzerinde kurulan bireysel özel mülkiyetin ilk yadsınmasıdır” [Kapital 1, 929; MEW, 791]) ve bu ilk yadsımanın ikincisine dönüşümü zorunlu olarak ilk yadsımanın objesi bakımından, yani üretici emeğinin meyvesinin mülkiyeti, tatbik edilen “isyan”ın bir karşı gücünü gerekli kılar: “Ancak doğal bir sürecin zorunluluğuyla birlikte kapitalist üretim kendi yadsımasına yol açar. Bu yadsımanın yadsınmasıdır. Özel mülkiyeti yeniden oluşturmak yerine aslında kapitalist çağın kazanımları temelinde bireysel özel mülkiyeti kurar: emeğin kendisinin ürettiği üretim araçları ve toprağın ortaklığında elbirliği ve iyelik.” (Kapital 1, 929; MEW, 791). “Doğal bir sürecin zorunluluğu” mülkiyet ve üretimin nesnel yapılarıyla ilişkili sınıf öznelerinin politik farklılaşmasının (sermaye ve emek) çözülmesi olarak halledilir. Gelişme “nesnel” yapılara ve yasalara tamamen içkin ve etkin bir zorunluluk mantığına göre meydana gelmez.

Marx salt ekonomik olmayan, politik olarak baskıcı olan bir kapitalist sistem, salt ekonomik bir kalkınma olarak işleyen sosyalizme dönüşümden ziyade, işçilerin politik-ekonomik baskılarına karşı isyanları yoluyla ve işçilerin ürettikleri üzerinde denetimlerini varsayan bir sistemi tanımlar. Üretken emek kategorisi ve içersine girdiği ilişkiler bu üç noktayı çıkarsamak için elzemdir.

Kapitalist ideoloji kapitalizmi homojen bir varlık olarak sunar; sistemin yapısal ve tarihsel çatlağının kökenlerini gösteren Marx’ın metni bu ideolojinin yapıbozumudur. Ulaştığı her durum sadece ayrımsal bir antagonist gücün geçici bir dengelenmesidir. Bu fark ayrı kendiliklerin sistematik bir karşılıklı bağlantısıyla birlikte güç ve direnişin sınırlarından daha az tanımlanır. Kapitalist sistem boyunca bir çatlak uzanır ve bu sermaye ve emek arasındaki güç farkının değer yasası ve ücret tarafından belirlendiği sınırı gösterir. On dokuzuncu yüzyılda, bu bakımdan kritik sınır iş gününün sınırıdır:

Normal bir iş-gününün kurulması… kapitalist sınıf ve işçi sınıfı arasında şöyle ya da böyle hasır altı edilen ve sürüncemede bırakılan iç savaşın ürünüdür…. Eğer makineleşme emeğin üretkenliğinin artması bakımından en güçlü araçsa; yani, bir metanın üretilmesi için gerekli çalışma zamanının kısaltılması, bu aynı zamanda sermayenin muhafazası bakımından bütün doğal sınırların ötesinde iş-gününün uzatılmasında… en güçlü araçtır [Schranke] …. Zira sermaye insanların ortaya koyduğu başa çıkılması zor, bununla birlikte esnek doğal engel direnişi minimuma indirgeme güdüsüyle harekete geçen istençdışı mekanizmadır. [Kapital 1412, 526-27; MEW, 317, 425]

O halde iş gününün sınırı sorunu, aynı zamanda gücün sınırları, sınıflar arasındaki güç farkı sorunudur. Bu sınır önemlidir çünkü emekten ne kadar artı değerin çıkarılabileceği üzerine “ekonomik” sınırları belirler. Sermaye değer yasası dolayımı aracılığıyla işler; iş gününün azalması artı değer üretiminin, kapitalizmin maksadının artık mümkün olmayacağı belirli sınırları aşamaz. Dolayısıyla sistematik bir ekonomik amaç sadece politik gücün tatbiki, emeğin direnişinin azaltılmasıyla elde edilebilir, keza, bu politik güç görünüşte nesnel sistematik bir ekonomik zorlama –iş gününün uzunluğu- yoluyla icra edilebilir.

Ücret, nesnel bir ekonomik yasanın olduğu kadar politik güç farkının da bir başka örneğidir:

Bu azalma artık normal miktarda tedarik edilmeyen sermayeyi besleyen artı-emek noktasına dokunur dokunmaz, bir tepki ortaya çıkar…. Ücretlerin artışı bu yüzden kapitalist sisteme ait dokunulmamış temel bırakmamanın yanı sıra artan ölçüde onun yeniden üretimini güvenceye alan sınırlarla [Grenzen] kısıtlıdır. İktisatçıların sözde doğanın yasası olarak gizemlileştirdiği kapitalist birikim yasası gerçekte emeğin sömürü derecesindeki her azalmanın dışlandığı birikimin asıl doğasını açıklar. [Kapital 1, 771; MEW 649].

Burada bir kez daha, değer yasası görünüşte nesnel ya da doğal mekanizmaların işlemesi yoluyla sermayeye politik egemenliği garantiler. Eğer ücretler çok fazla yükselirse, ücretsiz emek oranına, dolayısıyla emekten çıkarılan artı değere el uzatılır. Sermaye işçileri işlerinden ederek ve ücretleri azaltarak kendiliğinden geri çekilir. Ancak bu görünüşte nesnel ekonomik mekanizma aslında politik gücün ekonomik sistem içersinde tatbik edilmesidir. Emeğe disiplin dayatır ve ücretsiz emeğin gerektiği gibi orantılı asılına boyun eğmeyi garantiler. Ancak tam da bu nedenden ötürü, bu bir antagonizma yeri ve potansiyel bir ihtilaf alanıdır.

Değer yasası “süreklilik, tekbiçimlilik, intizam, düzen” dayatır. Bu yapının ta kendisinde, değer farkı homojenleştirerek birleşir. Metaların sırasıyla mübadele edilebilir olması için, bütün diğerlerinden farklılıkları akıldan çıkarılmalı ve eşitsizlikleri bütün gözle görülür biçimlerinden soyutlanan ve her biriyle benzer olan genel bir denklikle (para) dolayımlanmalıdır. Emek bu tür bir metadır: “Farklı emek türleri arasındaki eşitlik tam anlamıyla ancak biz gerçek eşitsizliklerinden soyutlanabilirsek, ortaklaşa sahip oldukları özelliğe indirgeyebilirsek ulaşılabilir” (Kapital 1, 166; MEW, 87-88). Metaların ilişkisel sisteminden elde edilen ve hepsinin eşitliği olarak aşkınlaştırılan bütün metaların ortak paydası, tıpkı geriye kalanlar gibi bir meta, genel eşitliktir. Derrida’nın metafizik felsefe analizinden ders alır gibi, Marx paradigma olarak metalar dizisinden soyutlanan genel eşitlik olmadan, sistemin potansiyel olarak uzadıkça uzadığına işaret eder: “Tek ve aynı metanın değer ifadesinin farklı basit ifadeleri bu metanın ikinci meta ya da başka tür bir metayla bir değer ilişkisine girip girmeyişine göre artar. Bu tür olası ifadelerin sayısı kendisinden ayrı farklı meta türlerinin sayısıyla sınırlanır. A değerinin yalıtılmış ifadesi böylece süresiz olarak bu değerin genişletilebilir farklı basit ifade dizilerine [Reihe] dönüştürülür (Kapital 1, 154; MEW, 76). Marx bu dizilerden “sonsuz gibi görünen”, “sınırsız” herhangi “bir dış görünüşün yegâne tek biçimi” olmaksızın şeklinde bahseder. O halde değer yapısının içersinde radikal bir heterojenlik vardır. Metaların ilişkili bir değer temeline dayalı birbirleriyle mübadelesi kullanım amacına hizmet eder, ancak sermaye mübadelesinin ihtiyaçlarına göre düzenlenemez. Bu sistem bütün farklı metaları tek bir değer eşitlemesi içersinde birleştiren genel bir değer biçimini gerektirir: “Değerin genel göreli biçimi, karşılık olarak, bütün metaların dünyasından dışlanan meta, keten bezine evrensel karşılık karakterini dayatır” (Kapital 1, 159; MEW, 81). Sonraki adım keten bezi yerine parayı geçirmektir. Kapitalist üretim için gerekli olan çeşidin homojenliği, mübadele edilebilirliğin paradigmatik bir mübadele denkliğinden daha ziyade farklı bir şekilde ilintili kullanımlarla tanımlandığı göreli değer ilişkileri dizisinin potansiyel sonsuzluğunu sınırlayan aşkın bir evrenselleştirme ve özdeşlik yapısı yoluyla elde edilir. Genel veya evrensel bir paradigma içermeyi devreye sokar, ancak kargaşa ve ölçülemez dizisellik potansiyeli yapısal bir olasılık olarak sistem içersinde durgun kalır. Eğer evrensel denklik kendi toplumsal güvenilirliğini kaybederse, eğer salt bir dizi içersinde paradigmatik statüsü toplumsal olarak kurulan bir meta olarak görülürse, o zaman sistem içersinde dayattığı sınırları ve düzeni kırarak heterojen bir dizisellik belirir. Soyut değer birikimi artık mümkün olmayacaktır.

Belli bir dereceye kadar, kapalı, durağan, kendine yeterli bir sistem, mutlak bir anlamda hiçbir zaman mümkün değildir. Potansiyel olarak sonsuz dizilerin heterojenliğinin önlenmesine imkân tanıyan mekanizma aynı zamanda sonsuz olasılık ya da zenginlik nedenlerinden ziyade içkin birikim yapısını mutlak kapatma asla mümkün olmadığı için sermaye birikimini bir başka diziye –para biçimi- geçirir:

Satın almak için satış ediminin tekrarı ya da yenilenmesi kendi ölçüsünü ve amacını (sürecin yaptığı gibi) kendi dışında yatan nihai bir amaçta, yani, tüketim, belirli ihtiyaçların tatmininde, bulur. Ancak satmak için satın almada, bilakis, başlangıç ve son aynıdır, para ya da mübadele-değeri; ve bu gerçeklik hareketi sonsuz [endlos] kılar…. Metaların basit dolaşımı –satın almak için satma- dolaşımın, yani kullanım-değerlerinin temellükü, ihtiyaçların tatmini dışında yatan nihai bir amaç için araçtır. Buna karşı, sermaye olarak paranın dolaşımı kendinde bir amaçtır, zira değerin değerlenmesi ancak bu daimi bir şekilde yenilenen hareket içersinde meydana gelir. Sermayenin dolaşımı bu yüzden sınırsızdır [masslos]…. Aralıksız hareket … değişim değeri yönünde …. bu sınırsız itki. [Kapital 1, 252-55; MEW, 166-68]

Bu sonsuz gibi görünen süreci kapatma olmaksızın önayak olan yapı artı değerin emekten koparılmasıdır:

Asıl değer üzerindeki bu artışı ya da fazlılığı ‘artı değer’ olarak adlandırıyorum. Yepyeni biçimde artırılan değer, dolaşımdayken dokunulmamış kalmanın yanı sıra değerin büyüklüğünü artırır, kendisine bir artı-değer ekler ya da değerlendirilir. Ve bu hareket değeri sermayeye dönüştürür … Bu imalatın teknik niteliğinden kaynaklanan, kapitalistin edindiği sermayenin asgari miktarının artmaya devam etmek zorunda kaldığı bir yasadır. Bir başka deyişle, toplumsal üretim araçlarının dönüşümü ve sermayede vücut bulması genişlemeye devam etmelidir. [Kapital 1, 251-52; MEW 165-381]

O halde sistemi durduramadığı ya da engelleyemediği sonsuz bir dizisellik içersine yerleştiren kapitalist sistemin bizatihi rasyonelliği içersine işlenen bir destekleme vardır. Bu destekleme sermaye ile emek arasındaki yapısal bölünme ya da farklı oransızlık içersinde başlatılır; sistemi mümkün kılan şey aynı derecede bizzat kendi etkinliğiyle kendi sınırlarının ötesine itilmeyen kendine yeterli bir makine olarak imkânsız da kılabilir. Sistemin oranı irrasyonelitenin, dengesizliğin ve ihtilafın üretimi olduğu ölçüde mümkündür. Değer yasası ücretler üzerinde sınırlar koyan rasyonel oranlar yoluyla işçileri boyunduruk altına alır. Ancak bu farklı ilişki içersinde gücün akışı da tersine çevrilebilir. Pozisyonlarından ötürü, işçiler değer yasası üzerinde, onu kendi uygun oranına itekleyerek, sistem içersinde yapısal bir şekilde içkin olan desteklemeye yardımcı olarak baskı uygulayabilirler. İş yerinde iktidarın sınırlarının belirleniminde (ücretler ve iş günü gibi) artan baskı ya da direnişin kapitalizmi kendi uygun sınırına iten ekonomik yapı üzerinde doğrudan etkileri vardır. İktidarın çökme potansiyeli bu yüzden hem kendi ekonomik gelişme yasaları hem de politik bir güç meselesidir.

Bu noktada, eleştirel marksizm içersinde öznelci eğilimle yapıbozumcu savın bağlantısının kurulması gerekmektedir. Marx’ın metninde belirlenemez bir sınır oluşturan ekonomik gelişme ve politik güç gibi, zorunluluk ve öznellik de belirlenemezdir. Olayların seyrinin belirlenmesinde hiç kimse özellikle ilk değildir. Bilimsel Marksistler nesnel ekonomik yasa olarak zorunluluğu aşırı biçimde vurgularlar, ancak bu metafizikle bağlantılı olarak, Negri gibi eleştirel Marksistler öznelliğe son derece ayrıcalık tanır ve aksi bir metafizik içersine düşer. Marx’ın savı bu pozisyonların her ikisinden de daha problemlidir. Marx, kapitalizm içersinde yapısal bir zorunluluk kurulduğunu ve bunun önlenemez olduğunu savunur: “Eğer Rusya Batı Avrupa ülkeleri örneğinden sonra kapitalist bir ulus olmaya meyilliyse –son birkaç senedir bu doğrultuda birçok dert almıştır- öncelikle köylülerinin yeterli bir kısmını proleterlere dönüştürmeden bunda muvaffak olamaz; bundan sonra, kapitalist rejimin bağrına alındıktan sonra, diğer kâfir halklar gibi kapitalizmin acımasız yasalarını deneyimleyecektir.”[6] Ancak, aynı biçimde, olumsallık ve öznel irade yadsınamaz bir rol olacaktır: “Eğer kavga hedefinden şaşmayarak uygun fırsatlara göre sürdürülebilirse dünya tarihini yapmak gerçekten çok kolay olacaktır. Öte yanda ‘olumsallıklar’ hiçbir rol oynamazsa dünya tarihi çok gizemli bir doğaya sahip olacaktır. Bu olumsallıkların kendisi elbette genel gelişme seyrine maruz kalır ve diğer olumsallıklarla telafi edilir. Ancak [gelişme seyrinin] ivme kazanması ve gecikmesi bu tür ‘olumsallıklara’ –hareketin öncüsü halk karakterinin ‘rastlantısı’ simgelere- çok fazla bağlıdır.”[7]

Marx’ın hem nesnel zorunluluğa hem de öznel iradeye özellikle inandığı, gerekçeli bir şekilde iddia edilemez. Onun metninde ve dünyada, ikisi arasındaki ilişki belirsizdir: hiçbirisine özellikle tarihsel değişimin kökeni olarak ayrıcalık tanınamaz. Kapitalizmin yapısal mantığı kaçınılmaz olarak daha büyük otomasyon yönünde gelişmeye meyillidir. Ancak bu gelişme öznel eyleme dayandırılır; teknoloji doğal dünyayı makinelere dönüştüren insan aklıdır. Ve ortaya koyduğum şekilde, bu bir başka sınıf öznelerinin –işçiler- üzerinde iktidarı sürdürmek için -kapitalist- sınıf öznelerinin arzusuyla teşvik edilir. Benzer bir biçimde, işçiler isyan eder ve devrim yapar, ancak bunu yapma istençleri aracıların iradesinin dışındaki koşulların karşıladığı nesnel bir yapı içersinde etki gösterir. Devrim salt öznel bir istenç meselesi değildir zira devrim arzusunun kendisi öncelikle arzuyu mümkün kılan yapısal sınırlamalar etkisidir ve onun alanına sınırlar koyar.

Marx kapitalizm içersindeki çelişkilerin geliştiğini ve sistemin kendisini bir başka üretim tarzına sürüklediğini söyler. Bu süreç tek başına veya istençdışı, doğal, değildir; ancak bu yasalar iş yerinde, değer yapısı içersinde ve gücün toplumsal fabrika boyunca güçle karşılaştığı diğer bütün sınırlar içersinde farklı bir politik güç etkinliği tarafından tanımlandığı ölçüde ekonomik yasaların gelişimine bağlıdır:

Paranın sermayeye dönüşmesi için, bu yüzden, paranın sahibi meta-piyasasında özgür uygun işçi bulmalıdır…. Doğa bir yandan para sahiplerini ya da metaları, öte yandan kendi emek güçlerinden başka hiçbir şeye sahip olmayan insanları üretmez. Bu ilişkinin ne doğal tarihte ne de insan tarihinin bütün dönemlerinde ortak bir toplumsal temeli vardır. Bu açıkçası geçmiş bir tarihsel gelişimin, birçok ekonomik devrimlerin ürünü, daha eski bütün toplumsal üretim dizilerinin ortadan kalkmasının sonucudur. Daha önce tartışılan ekonomik kategoriler benzer bir biçimde tarihsel bir etki taşırlar [Spur]. [Kapital 1, 273; MEW, 183].

Tarih etkisini taşıma noktası hiçbir paradigmanın olmadığı bir diziye, yani, bu örnekte, doğal temeli olmayana atfedilir. Ekonomik kategoriler nesnel bir ekonomik gelişme süreci olarak algılanan doğanın sonucu değildir. Olayları algılamak bundan dolayı, bilimsel marksizme göre, tarih-aşırı bir zorunluluk paradigması ya da tarihin diziselliğini doğanın bir aşamasına indirgeyen kaçınılmaz ekonomik gelişme sağlamaktır. Bilimsel Marksizm politik gücü kaçınılmaz, nesnel ekonomik gelişmenin ikincil bir yönüne indirgeyerek tarihi doğallaştırır. Bu tür doğal bir köken ya da paradigma varsaymak ideolojiktir. Bununla birlikte diziselliği ve gücün rolünü vurgulamak zorunluluğa büsbütün önem vermemek sayılmaz. Tarihsel gelişim içersinde işteki zorunluluk insan faillerinin eylemlerine aşkın ve bağımsız değildir. Nesnel yasalar öznel süreçlerle iç içe geçer. Bu Marx’ın doğa ve tarih, doğa ve teknoloji arasındaki ikili karşıtlığı, ekonomik gelişmenin artık kaçınılmaz nesnel mekanizma olarak algılanamayacağı bir şekilde, radikal bir şekilde, yapıbozuma uğratan üretken emek kavramının can alıcı noktasıdır. Ekonomik sistemler doğal bir şekilde ortaya çıkmaz; üretken güçte olduğu gibi, politik güç teknolojisinin işidirler. Bu güç öznel niyet ya da istence asla indirgenemez; sistematik sınırlamalar, durumlar ve koşullarla biçimlendirilir. Ekonomi gibi, asla salt “kendisi” değildir, bilakis zor ve direnişin, öznelerin kurduğu nesnel yapılar tarafından teşvik edilen öznel eylemin farklı bir sınırıdır.

Marx’ın paradigmasız dizisellik olarak tarih, politik güçle iç içe geçmiş olarak ekonomik gelişme ve kendi kimliğini edinmesinin veya kapatmanın önüne geçen sistem içersinde yapısal olarak işlenen kontrol altına alma tanımı onu klasik diyalektiğin kendisinden ziyade klasik determinizmin yapıbozumcu eleştirisine daha fazla yakınlaştırır. Bu Marx’ın diyalektik süreçleri dünya içersine Hegelci şemalardan çıkarmadan konumlandırdığı anlamına gelmez. Bunlar arasında çarpıcı olan ön varsayımın karşılıklı bağlantısı ve basit üretim sürecindeki etkisidir:

Emek ürünü ve emeğin kendisi arasındaki, emeğin nesnel koşulları ve eme-gücünün öznel koşulları arasındaki bölünme bu yüzden kapitalist üretim sürecinin gerçek temeli ve başlangıç noktasıdır. Ancak ilk başta sadece bir başlangıç noktası olan, sürecin devamlılığının dolayımıyla, basit yeniden üretimle kapitalist üretimin mütemadiyen yenilenen ve sürdürülen niteliksel sonucu haline gelir…. Kapitalist … ücretli işçi olarak işçiyi üretir. Bu aralıksız yeniden üretim, işçinin bu devamlılığı, kesinlikle kapitalist üretimin zorunlu koşuludur.[Kapital 1, 716; MEW, 595-96]

Hegel’e göre, bir şeyin bağımsız ve özgür olması için, kendi başına üretken hale gelmelidir; bu kendi donanımı olan bütün dışsal ön varsayımlar ya da koşulların içselleştirilmesini ve kendi ürünleri ya da etkileri olarak varsayılmasını gerektirir. Bir başka deyişle, emek ve onun ürünü (asıl olarak iş gücü, ekonomik yasaya “dışsal” olan bir şey) arasındaki bölünme içselleştirilmeli ve kapitalizmin mekanizmasıyla otomatik bir şekilde yeniden üretilmelidir. Kapitalizm (sözgelimi, devletten) dışsal politik baskıya gerek görmez çünkü üretim sisteminin ta kendisi emeğin kendi ürününden baskıyla ayrılması işini görür. Politik güç kapitalizm tarafından ekonomik bir yasa olarak içselleştirilir ve öne sürülür. Hegel’in mantığın kapanmasına bağlı kaldığı bir gelişim sürecini tanımlayacağı yerde, Marx açık bir şekilde nesnel mantığı aslında öznel baskı olan farklı bir güce dayanan mantıksal bir mekanizmayı betimler. Sermaye mantıksal bir kategoriden ziyade uygun bir değer oranını sürdürme zorunluluğu tarafından, kapitalist üretimin baskıcı politik mekanizması tarafından “mantıksal olarak” yeniden üretilen ücretli emeğin zorla dayatılmasıdır. Ve bu durumun her türlü tarihsel değişimi, nesnel ekonomik yasaların mantıksal gelişiminden ziyade muhafaza ettiği sistemin homojenliği heterojenlik tarafından yırtıldığı ölçüde hâlihazırda betimlediği sınırların ötesindeki güç differansiyelinin şiddetlendirilmesinin sonucu olacaktır.  Aşkın ya da evrensel bir senteze yol açmamak için, kapitalizm gibi tarihin diziselliği içersinde nakşedilen ve “nesnel” ekonomik yasanın tiranlığı altında üreticilerin kendilerinin üretimin özgür bir düzenlemesine imkan tanıyacak bir üretim tarzına imkan tanıyacaktır.

Marx’ın politik baskı sistemi olarak kapitalist ekonomi tarzının tanımı Kapital’inBirinciCildinde sömürgelerle ilgili son bölümden daha açık hiçbir yerde görülemez. Bu ayrıca kapitalist sistemin içerdiği ve önünü kestiği dağıtıcı heterojenliğin sistemin sınırlarını parçaladığı yerdir. Bu heterojenliğin yapısal esası sistemi mümkün kılan –emek ve sermaye arasındaki- kapitalist ilişkinin ta kendisinde bulunur.[8] Marx sömürgeleri muaf tutar zira orada (hem tarihsel olarak hem de yapısal olarak) başlangıç aşamasında olan kapitalizm sergilenmektedir. Yalnızca başlangıçtır, sistem kendi başına üretken olduğu bir noktaya kadar henüz varmamıştır. Dolayısıyla batı Avrupa’da ilk birikim sürecine benzer bir faaliyet gözlemlenebilir. Sermaye ve emek arasındaki ilişki henüz kurulmaktadır ve rasyonel ya da mantıksal çizginin beraberinde nesnel bir ekonomik gelişmeden ziyade ücretli emeğin şiddetle dayatılması yoluyla heterojenliğin homojenliğe indirgenmesi olarak ortaya çıkar: “Bizi ilgilendiren tek şey, eski dünyanın ekonomi politiğini, yeni dünyada keşfettiği ve damların üzerinden ilan ettikleri sırdır: Kapitalist üretim ve birikim tarzının ve dolayısıyla kapitalist özel mülkiyetin, temel koşul olarak, bizzat kazanılmış özel mülkiyetin yok olması, bir başka deyişle, emekçinin mülksüzleştirilmesidir.” (Kapital 1, 940; MEW, 802) Esas itibariyle, bu yüzden, sistem baskıcı bir homojenleştirme olarak kurulduğu için kapitalizm her zaman potansiyel bir dağıtıcılık, yıkıcılık ve kendi sınırlarını ve limitlerini zorlayan heterojenlik içerir; nerede baskı varsa, orada direniş olacaktır; nerede zorlama kapatma varsa, orada bir çatlak olasılığı vardır.

Marx farkı özdeşliğe indirgeyen klasik politik ekonominin ideolojisini tanımlayarak bölüme başlar: “Politik ekonomi biri üreticinin kendisinin emeğine dayalı ve diğerlerinin emeğinin sömürüsüne dayalı olan iki tür özel mülkiyet çeşidini,  ilke olarak, karıştırır. İkincisinin birincinin doğrudan anti-tezi olduğunu, bununla birlikte birincinin kabrinden başka hiçbir yerde gelişmediğini unutur”(Kapital 1, 931; MEW, 792). Sömürgelerde, bununla birlikte, iki mülkiyet ve üretim tarzı yan yana bulunur. Emek ve toprak arasındaki zorunlu bölünme henüz ortaya çıkmamıştır: “Kapitalist rejim mütemadiyen kendi emek koşullarının sahibi olarak, kapitalist yerine, emeğin kendisini zenginleştirmesini kullanan üreticinin temsil ettiği engelle karşılaşır. Tamamen zıt bu iki ekonomik sistem arasındaki çelişki burada bunlar arasındaki mücadelede kendi pratik görünümünü edinir” (Kapital 1, MEW, 931; 792). Kapitalist üretim tarzının kuruluşu bu yüzden “doğal”, “nesnel” ya da kaçınılmaz gelişme olarak imkânsızdır:

Bu nedenle, işçi, kendisi için biriktirebildiği sürece –bunu, ancak, üretim araçlarının sahibi olarak kaldığı kaldığı sürece yapabilir- kapitalist birikim ve kapitalist üretim tarzı mümkün değildir. bunlar için mutlaka gerekli olan bir ücretli-işçiler sınıfı bulunmamaktadır…. Halk yığınlarının topraktan mülksüzleştirilmesinin, kapitalist üretim tarzının temelini oluşturduğunu görmüş bulunuyoruz. Oysa bunun tersine özgür bir sömürgenin temeli şudur: toprağın büyük kısmı hâlâ kamu mülkiyetidir ve bu nedenle her göçmen, daha sonra geleceklerin aynı şeyi yapmalarını engellemeyecek şekilde, bunun bir kısmını özel mülkü ve kişisel üretim aracı haline getirebilir. Hem sömürgelerdeki gönencin ve hem de kökleşmiş düşkünlüğün –sermayenin yerleşmesine karşı çıkışın- sırrı, işte buydu. [Kapital 1, 933-934; MEW, 794-96]

Serbest topraktan ötürü, işçiler serbest toprak sahibi olabilirler. Kapitalist üretimin bu “kaçınılmaz gerekliliği” –arz yasalarını ve iş talebini düzenlemek için işçilerin artı nüfusu- kır manzarası içerisinde gözden yiter. İşçiler sürekli olarak bağımsız üreticilere dönüştürülür. Kendine yeterli ve kendi kendine üretken olmaları için, sermayenin bağımsız üreticileri ücretli işçileri içine alması gerekir; temsil ettikleri “yayılım”ı kontrol altına almalı ve düzenlemelidir: “Üreticilerin ile ulusun servetin ‘barbarca parçalanıp dağılması eğilimi’ [Zersteuung], üretim araçlarının kendi hesaplarına çalışan sayısız mülkiyet sahibi arasında dağılması [Zersplitterung], sermayenin merkezileşmesiyle birlikte, birleşik emeğin bütün temellerini ortadan kaldırır” (Kapital 1, 937; MEW, 798-99). Bu tür “yayılma”nın tek çözümü politik güç ve suni ekonomik baskının manipülasyonudur. Sömürgeler hem esas birikime hem de kapitalizmin “ekonomik” yasalarının kaçınılmaz siyasal ve baskıcı doğasına bir örnek oluşturur:

Anayurdun gücüne [Macht] sırtını dayayan kapitalist, üreticinin kendi bağımsız emeğine dayanan üretim ve mülk edinme tarzlarını yolunun üzerinden zorla temizler…. Sözde ulusal zenginlik adına ve yararına, halkı sefilleştirecek yapay yolların [Kunstmitteln] araştırılması peşindedir…. Öyleyse, hükümet, bakir topraklara arz ve talep yasasının dışında, göçmenleri, toprak satın alabilecek kadar para kazanması ve kendisini bağımsız bir köylü haline getirebilmesi için uzun bir süre ücretle çalışmaya zorlayacak şekilde yapay bir fiyat biçmeliydi. [Kapital 1, 931, 932, 938; MEW 792, 793, 800].

Marx bölümü sömürgelerdeki kapitalizmin sınırında olup bitenin ana yurtta’taki kapitalizmin doğasını yansıttığını göstererek sonlandırır; bu işçinin temellüküne ve ücretli emeğin zorla dayatılmasına dayanır. Sınır, o halde, sistemin merkezinde bulunur. Sınırda olup biten sistemin yasasında esastır. Sınır her zaman bir sistemin içersinin dışarısıyla eklemlendiği yerdir. Sömürgelerde, sınır belirsizlik yeridir çünkü hem kapitalizmin içersinde bununla birlikte dışarısındadırlar. Sistemin ekonomik aksiyomlarını karşılarlar ancak eğer aksiyomları salt ekonomik ise sistemin tamamlanmamışlığını da açığa vururlar. Orada, ekonomik yasa politik güce ihtiyaç duyar ve Marx bu tamamlayıcı zorunluluğun tesadüf olmadığını ileri sürer; keza bu sınırda olduğu kadar merkezde de sistemin yapısal bir zorunluluğunu yansıtır. Sermaye “ekonomik yasalar” olarak işleyen iktidar ve tahakkümdür.

Sermaye değer yasası, bu yüzden, nesnel bir mekanizmanın bilimsel bir açıklaması değildir; bu tüzel anlamda bir yasa, bir yürütme meselesidir. Bu sıfatla, sistemin sınırında, bu sınırı aşma işçinin ücretli emeği reddetmesi ve bağımsız bir üretici olmasından meydana gelir. Sınır sistemin yapısal merkezini yansıttığı için, sınırda belirlenen bu dışarısı ya da sınır aşma da sistemin merkezinde ya da içersinde bulunur. Sistem içsel bir şekilde dışarısına açılır. Sistemin içselliğini meydana getiren ret olasılığı, kendine yeterli yeniden üretimi de sistem içersine –ücretli emek- çekilir. Değer yasası, insan denetiminin ötesinde, nesnel bir mekanizmanın tanımından ziyade, ya itaat edilen ya da edilmeyen, önemsenen ya da yerinden edilen bir şeydir. Merkezdeki itaatsizlik, sömürgelerdeki sınırda politik baskı gücünün gerektirdiği “nesnel ekonomik” mekanizmanın işlevsel bir parçası olmasıyla zorlaştırılır. Bu modern özgürlükçü faşizmin sırrıdır. Siyasal devletin baskıcı işlevi, kaçınılmaz olarak ücretler ve işçi tedbiri üzerinde sınırlar getiren bir zorunluluk, değer üretiminin gereksinimlerini izlemesi gereken bağımsız ve nesnel ekonomik yasalar olarak bilinen, serbest piyasa güçlerine dizginleri vererek yerine getirilebilir. Değer, gördüğümüz gibi, nispi kullanım değerleri heterojenliğinin zaptı olarak oluşturulur. Marx’ın işaret ettiği gibi, ekonomik bir yasanın kendisi politik bir güç, politik güç ekonomik bir iktidardır.

Sermaye değer yasası sınırı aşma, hem muhafaza etme hem de düzenleme anlamında içerir. Sömürgeler sermayenin kendi ücret emeği teklifinin yadsınma olasılığını muhafaza eder ve bu olasılık politik-ekonomik güçle düzenlenmelidir. Ayrıca zorlama gücüne bir direnişin, bir karşı çıkışın kapitalist üretimin kendisinden yükseldiği kanıtlanır: “Atlantiğin her iki yanında da işçi sınıfı hareketi… üretim ilişkilerinin [Produktionsverhältnissen] dışından iç güdüsel bir şekilde [instinktiv] gelişti (Kapital 1, 415; MEW, 319). Böylece, Marx’ın düşüncesindeki güya tamamen ayrıcalıklı bu iki hat ifade edilebilir: işçilerin içgüdüsel politik direnişini vurgulaması ve görünüşte her türlü politik eylemden bağımsız, kapitalizmin kaçınılmaz olarak sosyalizme doğru ekonomik bakımdan alıkonarak aşmasını [sublation] vurgulaması. Ekonomik gelişme, hiçbir zaman tam bir kapalı ihtilaf olasılığı, ancak farklı bir politik güç, bir değer dengesizliği meydana getiren (artı değer aşırılığının için mütemadiyen yenilenen ihtiyaç) sisteme gerekli üretken ilişkiler yoluyla kaçınılmazdır. Kapitalizmin olabilirlik durumu –sermaye ve emek arasındaki fark, artı değerin elde edilmesi için sürdürülmesi gereken bir dengesizlik- aynı zamanda otomatik olarak kendine yeterli ve kendi başına yeniden üretken bir mekanizma olarak sistemi bu şekilde imkânsız kılandır. Sistemi kendisinin ötesine itekler. Görünüşte işçilerin ekonomik araçlar yoluyla içgüdüsel politik direnişi, artı değeri azaltan ücretler ve diğer haklar üzerinde sınırlar biçiminde işçilere karşı güç kullanımını gerektiren artı değer çıkarma baskıları düşünüldüğünde kaçınılmazdır. Bu güç eğer artı değer “adil” bir oranda elde edilmeye devam edecekse kapitalizmin yapısında kaçınılmaz olarak düzenlemelere yol açan “içgüdüsel” direniş üretir. Ücretler, fiyatlar ve vb. şeylerdeki ekonomik düzenlemeler sırasıyla işçiler üzerinde daha fazla baskıyla sonuçlanacaktır. Yaygınlaşan bir ölçekteki artı-değer çıkarma yasasına göre kapitalizmin “kaçınılmaz” ekonomik gelişimi sermaye ve emek arasındaki farklı güç ve direniş tarafından üretilir. Emeğin taleplerine direniş (yaygınlaşmış bir ölçekte, yalnızca daha yüksek bir güçte bir oransızlık oranını muhafaza ederek) “mantıksal olarak” enflasyon ve otomasyona yol açar. Her ikisi de sistemin yapısı düşünüldüğünde gerekli olan ekonomik gelişmeleri gerektirir ve her ikisi de artı değer elde etme yasalarına rızayı dayatmak için emeğe karşı kullanılan politik güç biçimlerini oluşturur. Bütün bunlar oransızlık oranının artık sistemin aksiyomları uyarınca sürdürülemediği bir sınıra varana kadar, daha ileri “içgüdüsel” direnişe yol açar. Belirsizlik yasası burada zorunlu Marksist devrim teorisiyle kesişir. Sistemin kendisinin aksiyomlarıyla belirlenen sınırların taştığı boşluk, böylece onları tamamlanmamış ve aykırı gösterdiği için, bir devrim noktasıdır. Belirsizlik yasasıyla yeni aksiyomların yeniden kurulması zorunluluğu aynı zamanda politik-ekonomik sistemlere uygulanır.

Politik güç ve ekonomik gelişme gibi, “kendiliğindenlik” ya da içgüdüsel direniş ve kaçınılmazlık metafizik düşünce yalnızca ikili bir karşıtlık oluşturur. Yapıbozumcu şekilde düşünüldüğünde, bu ikisi bir karşıtlık biçiminde halledilemeyen bir farklılık oluşturur; paradigmasız bir dizisellik ya da bir zincirin parçasını oluştururlar. Bir paradigma ikisinden hangisinin asıl olduğuna, hangisinin etik ya da mantıksal olarak öncelikli olduğuna karar verecektir. Yapıbozumcu bir sav tarih içersinde ikisinin belirsizliğine işaret edecektir.

“Ekonomik” olanın “son kertede belirleyici” olduğunu ileri süren bilimsel marksistler, o halde, her daim zaten “ekonomik” olarak adlandırılanın politik doğasını görmezden gelir.[9] “görece özerk kerteleri” “politik” olarak önceleyen bu şekilde “ekonomik” olarak adlandırılan bir şeyi yalıtmak üretim ilişkilerine, yani, bizzat üretimin içersinde, içkin olan baskıcı politik gücü gizlemekten hoşlanacak kapitalist ideolojinin elinde oynamaktır. (bir yandan “ekonomik” olanın metafizik paradigmasını kurmaktan diğer yandan Toplu Eserlerin yeni İngilizce basımlarında Produktionsverhältnisse’ı “üretim koşulları” olarak çevirerek Marksist kelime haznesinden “üretken ilişkileri” saf dışı bırakmaktan sorumlu olanın bilimsel Marksistler –Fransız [Althusser ve diğerleri] ve İngilizler [Hobsbawm ve diğerleri] olması şaşırtıcı olmamalıdır.) “Ekonomik” olan önceden üretim ilişkileri olmaksızın, kapitalist ve emekçi arasındaki politik güç ilişkileri olmaksızın var olan bir üretken güçler topluluğu (son kertede belirleyici) değildir.

“Politik” olan ve “ekonomik” olan teorik yorumlama bakımından bile ayrı kategoriler olarak düşünülemez. Bu metafizik karşıtlığın yapıbozuma uğratılması olarak algılanabilecek Marx’ın kendi gazeteciliğindeki iki kategoriyi karıştırmasının önemidir. Politik olan ekonomik olanı “belirler”:

 Devrimci kriz, ticari krizi şiddetlendirdi. Eğer özel kredi burjuva üretimin… ve burjuva düzenin dokunulamaz olduğu ve dokunulamaz kalacağı güvencesine dayanıyorsa, burjuva üretimin temelini, proletaryanın ekonomik köleliliğini kabullenmeyen bir devrimin ne tür bir etkisi olması gerekir? Proletaryanın isyanı burjuva kredinin feshidir…. Temmuz monarşisi zamanında hüküm sürmekte olan mali aristokrasinin piskoposluk kilisesi, bankadaydı…. İşte böylelikle Şubat devrimi, doğrudan doğruya [unmitteelbar], yıkması gereken bankokrasiyi sağlamlaştırdı ve genişletti…. O zaman, Ulusal Meclisin bağrında, uzun zamandan beri küçük-burjuvaların demokrat temsilcilerinin burjuvazinin cumhuriyetçi temsilcileri tarafından itelendikleri, parlamentodaki bu kopuş, küçük-burjuva borçluların burjuva alacaklılara teslim edilmesi ile gerçek burjuva ekonomik anlamını kazandı.[10]

Ekonomik olan politik olanı “belirler”:

Ancak gerçeklikte [yeni vergi] özellikle köylü sınıfı, yani Fransız halkının büyük çoğunluğunu, vurdu. Şubat devriminin bedelini ödemek zorunda kalanlar onlardı ve karşı-devrim onların arasında kendi asıl gerçekliğini buldu…. Geçici Hükümet, birçok yılların ötesine uzanan devrimci alacakları toplamak zorundaki korku veren bir alacaklı gibi davranacağı yerde, burjuva toplumunun, başı darda borçlusu durumuna düştü…. Kredi onun varlığının bir koşulu oldu…. Ve komünistlerin sözde tertiplerine karşı hiç kimse, iflasın eşiğinde umutsuzca köşeye kıstırılmış küçük-burjuvadan daha fazla bağnazlaşmamıştı…. İşçilerin artık başka çareleri yoktu: ya açlıktan ölmeleri ya da savaşa girişmeleri gerekiyordu. 22 Haziran günü, korkunç bir ayaklanmayla karşılık verdiler buna; bu ayaklanmada, modern toplumu ikiye bölen iki sınıf arasında ilk büyük çarpışma verildi. [CSF, 51, 52, 54, 58; MEW, 25, 27, 31]

Metin “ekonomik” ya da “politik” gibi “görece” özerk düzeyler arasındaki her türlü belirlenebilir ayrımı geçersiz kılar. Öznelerin işçiler ve mülk sahipleri konumlandırılması ve yapısal değer yasası dolayımıyla her bir sınıfı bu durumda muhafaza etmek için gerekli güç hatları bu tür kategorik ayrımları aşar.

“Ekonomik” olanın son kertede belirlendiğini söylemek insan kontrolünün ötesinde bir şeyi hipotezleştirmektir ve Marx açısından, en azından, komünizm insan hayatı, yani, hayatın üretimi üzerinde insan kontrolü demektir. “Ekonomik” olanın “son kertede” belirlenmesi salt işçilerden ziyade ancak parti bilimcilerinin bilebildiği “nesnel” ekonomik yasaların ve son kertede belirleyici olarak parti-devleti meydana getiren bürokratik bir politikliğin zorunluluğunu ileri sürerek (bilimsel) “sosyalizm” adına ücretli emeği baskıcı bir şekilde dayatan üretken bir güç ekonomizminin teorik karşılığıdır. Bilimsel Marksist yöntembilimin temellerine dair yapıbozumcu bir analiz neyin birincil olduğunu ve görünüşte nötr kategorik ayrımlarla ikincil olanı neyin yaptığını soracaktır; ve yöntemle hangi çıkarlara hizmet edildiğini soracaktır? Marx’ın yöntemi, baskıcı işi ve ücretli emek ve değer yasası yönünde işçi sınıfının köleliğini muhafaza ederek işbölümünü meşrulaştıran kategorik ayrımları (politik güç ve “nesnel” ekonomik gelişme arasındaki) yadsıyarak işçi sınıfının çıkarlarına hizmet eder.

Onun kurucu kategorisi –maddi üretim- “ekonomik” olana dair bilimsel Marksist kategorinin imalarından çok daha fazla radikaldir. “Maddi üretim” insan emeğini, şeyleri üretme yeteneğini, insan ihtiyaçlarını gidermek için (belirli sınırlar içersinde) doğaya biçim vermeyi hatırlatır. İnsan eylemliliğini, ihtiyaç tatmini için malların imalatını kontrol etme yetisini gerektirir; insanların kendi emeklerini kattıkları yarı-metafizik, aşkın herhangi bir emare yoktur. Marx için asli olan her şeyden önce, doğal dünyada (yani, insan yapımı olmayan) iş başındaki üretken teknolojinin sadece bir yönü olan üretken emek sürecidir. Kendisini belirleyen “nesnel” yasalara tabi değildir; bilakis, bu hareket etmek ve üretmek için kategorik olarak ondan ayrılamayacak derecede nesnellik içersine yerleşmiş öznelliğin niteliğidir.

Maddi üretim kategorisi aynı zamanda üstü kapalı biçimde ataerkilliğe karşı kanun yapar ve bilimsel marksizm ataerkildir. Mutlak bir “bilim” kavramıyla onaylanan “nesnel” yasanın katılığı sadece erkeğin sorgulanmayan kendini yetkilendirmesinin teorik bir versiyonudur. Üretim insan hayatının, insanların üretimini içerir. “Ekonomik” olan kategorisi, öte yandan, cinsel üretimi “gerçek soruna” göre ikincil yapar, “ekonomik” olan, özünde, bu şekilde belirlenmeye başlasa politik olandan ya da patriyarkiden yalıtılamaz. Yanlış kategorilerden başlamak birçok erkek marksistin sosyalist-feminist meseleye karşı inatçılığını açıklar; politik-ekonomik radikaller kısmen cinsel-politik gericidirler zira birinci kategorileri yanlıştır ve bu muhafazakarlık politik ve ekonomik kategorileri tercihlerinde yansıtılır.

Marksist materyalist ve yapıbozumcu bir bakış açısından, “son kertede” belirlendiği varsayılan bir alanın veya dizinin dışında olana geri dönülebilecek bir “son kerte”, hiçbir temel veya köken yoktur. Daha önce ileri sürdüğüm gibi, “ekonomik” olan belirlediği varsayılan şeye öncel olamaz. Maddi üretim ikincil ya da “ekonomik” öncelliğin bakış açısından belirlenmiş kurumların kendilerinin belirleyici olabileceği olasılığını içerir. Maddi üretim toplumsal bir dünyanın teknolojik kuruluşunda öznel insan emeğinin rolünü vurgular.

Felsefi olarak düşünüldüğünde bile, son kerte sorunu sorunsaldır. Marx’ın “maddi yaşam” yerine maddi üretimi kullanmasındaki muhtemel sebep maddi üretimin doğasını bir etkinlik olarak vurgulamak istemiş olmasıdır. Fakat aynı zamanda yaşamın, sürmesi için, yeniden üretilmesi gerektiğini vurgular. İnsan üretimi meydana gelir çünkü insanlar sürekli fiziki var oluşun gereksinimlerini tatmin etmeye ihtiyaç duyarlar. Bunu yapmak için, kendilerini yeniden üretmelidirler. Üretim yeniden üretimden ayrılamaz. Üretim her zaman yeniden üretimle ilgilidir. Yapıçözümcü bir şekilde konuşmak gerekirse, belirli bir ikileme [doubling] ya da tekrarlamanın kendi gözle görülür tikelliğinde işlendiği söylenebilir. Üretim yeniden üretir. Yeniden üretim olmadan, üretim olmayacaktır. Yeniden üretim üretimin etkisidir, fakat aynı zamanda onun koşuludur. Burada kendini bir “son kerte” olarak kategorik bir tanıma bırakacak türde herhangi bir tekil köken olamaz, zira üretimin kendisi, kendisi kendi etkisiyle belirlenen, yeniden üretimin bir etkisidir. Yeniden üretim ilk olmayandır, ikincildir ancak geriye dönük bir şekilde ezeli olmayan bir köken pozisyonundan üretimi teşvik eder. İlk gelen sonradan gelenin bir etkisidir. Köken noktası onu asıl yapan şey, yeniden üretim zorunluluğu, tarafından bölünür. Bu bir işaret yapısıdır.

Bu farklılaştırma yapısı veya gücü ya da asıl tekrarlama ampirik gözlemleme yoluyla bilinebilecek halihazır hiçbir şey “varlık” olmadan işler. Varlığın sahasının ya da sınırlanabilir bir “kerte”nin dışında kalarak, tıpkı değişim değerinin ilişkisel yapısı ya da gücünün ürettiği etkiler dışında somut olarak hiçbir yerde mevcut olmaması gibi, etkiler üreterek hareket eder.

Bir son kerte olasılığı bir kere daha, hiç olmazsa homojen ya da kendine-benzer bir şey olarak geçip gider. Onun yerine, bir ilişki ya da bir fark (üretim-yeniden üretim) bulunur. Bu fark bir hak ilkesi olarak hizmet göremez; aslında, “ekonomik” olan son kertede belirleyici kılındığında ortaya çıkan bu tür hakkı (teorik, aynı zamanda sosyo-politik) sorgular. Aklı son kertede belirleyici kılan idealizm gibi, basit, benzer bir biçimde “ekonomik” olanı mutlaklaştıran Marksizm öncesi materyalizm de eşitsiz iş bölümü açısından ideolojiyi sağlar. Ve üstü kapalı olarak halen var olan cinsel egemenlik yapılarını muhafaza eder. “Ekonomik” olanın son kertede belirlenimi sürekli ve sıkı bir şeyi, bir çeşit temel ilkeleri, bir yetkeyi gerektirir. Bunun karakteristik bir biçimde fallo-merkezci bir nosyon olduğunu düşünüyorum: erke üretir, otoritedir ve son kertede belirler. Ekonomik olanın son kertede belirlenimi hem felsefi hem de otoritenin sosyopolitik açılarını kurumsallaştıran metafizik ve patriyarkal bir kültürün belirlenmiş bir etkisidir.

Bu yüzden hem Marx hem de Derrida kategorileri biçimlendirdiğimiz yolları –hangi usüllerle, hangi temellerde, hangi amaçlarla- yeniden düşünme gerekliliğinden bahseder zira “ekonomik” olan gibi, bu tür kategoriler, homojen kendilikler olarak basit kategorik temsiliyetlere tabi olmayan ve Marx’ın farklı bir ifade tarzı olarak adlandırdığı karmaşık ilişki ve güçleri indirgeyerek, var olmayan homojen dayanaklarla dünyayı yanlış bir şekilde sunar.

Kategorilerin imalatı politik bir edimdir. Tıpkı her türlü dönemselleştirme edimi dönemselleştirmeyi yapan kişiyi dönemselleştirdiği gibi, kategorileştirme de politik olarak kategorileştirme yapan kişiyi kategorileştirir. Marx’tan bu yana maddi üretim üzerindeki “ekonomik” olan tercihi marksizmin “bilimsel” adı altında muhafazakârlaşma belirtisidir. “Ekonomik” olan gibi nihai, kurucu, geçerli bir kategori öne sürmek otoriter bir siyasetten ayrılamaz. Her türlü “ekonomik” sistem için, sosyalist ekonomi de olmak üzere, gerekli tabii bir işçi sınıfı oluşturan aşkın yapılar ve yasalardan daha ziyade farkın, taraflı antagonizmanın ve kapitalist üretim içersindeki ihtilafın rolünü vurgulayan Antonio Negri’ninki gibi bir yaklaşım daha açık, daha az otoriter, daha otonom ve kendi başına yönelen bir siyasete yol açar.

Marx klasik diyalektiğin yapıbozumcu eleştirisine neden olan bir şekilde diyalektiği radikalleştirdi. Bu radikalleşme bilimsel Marksizm tarafından kapatıldı ve her türlü eleştirel yapıbozum bu bakımdan en iyi bu metafiziğe uygulanması yoluyla en iyi şekilde erişilebilir gibi görünebilir. Bu Marx’ın metninde yapıbozumcu analizden faydalanamayacak alanlar olmadığı anlamına gelmez; bu tür analizin hangi politik çıkarlara hizmet edeceği ileride ortaya konmalıdır. Benim buradaki uğraşım Marx’ın metninin bilimsel marksizmin metafiziğine karşı öne sürdüğü açıklık kazanan üstü kapalı karşıtlığı okumaktı. Ve, en sonunda, Marx ve Derrida’nın, eleştirel Marksizm ve yapıbozum, aynı tarafta olduğunu düşündüğüm için, Marx’ın metnini “yapıbozuma” uğratmaya çalışmadım (böyle çabayı da değerli bulmam zaten). Marksizmin eleştirel geçerliliği kutsallığa ya metnin dokunulmazlığına dayanmaz. Yapıbozum ve Marksizm arasındaki ilişki hali hazırda ortaya koyduğum gibi daha eleştirel yardımcı biçimler meydana getirebilir.

 

İng. Çev: Akın Sarı

 

 

 

       

 

Bu yazı SOYKÜTÜK içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s