Marie Louise Berneri: Ütopyalara Geçiş

Marie Louise Berneri’nin Ütopyalara Geçiş, ölümünden sonra yayınlanan incelemesi ve Platon’un Devlet[1]’inden, Yevgeni Zamyatin’in Biz[2] ve Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya[3]’sına uzanan modern disütopyalar hakkındaki ütopyacı görüşlerin eleştirel analiziydi. Ancak George Woodcock’ın kitabın önsözünde belirttiği gibi “bir derlemeden ve ütopyaların eleştirisinden çok daha fazlasıdır, çünkü aslında çarpıcı bir biçimde Ütopyacı düşünce ile toplumsal gerçeklik arasındaki yakın ve can alıcı ilişkiyi ortaya koyar.” Aşağıdaki parçalar Berneri’nin asıl olarak 1950’de Routledge ve Kegan Paul tarafından basılan; daha sonra Freedom Press tarafından yeniden yayınlanan Giriş’inden alındı.

 Çağımız, bir uzlaşmalar, tavizler, daha az kötülükler çağıdır. Hayalciler alaya alınıp hor görülüyor ve “pratik insanlar” yaşamlarımızı yönetiyor. Artık toplumun kötülüklerine dair radikal çözümler yerine reform yolları arıyoruz; artık savaşı yok etmek yerine birkaç yıl ondan uzak durmaya çalışıyoruz; suçu ortadan kaldırmak yerine ceza reformlarıyla tatmin oluyoruz; açlığı ortadan kaldırmak yerine dünya çapında hayırsever örgütlenmeler oluşturuyoruz. İnsanın pratik ve dolaysız gerçekleştirme yetisiyle bu kadar alakadar olduğu bir zamanda, kendi mükemmellik ideallerine uymayan her şeyi reddedip, ütopyaları düşleyen insanlara dönmek sağlıklı bir deneme olabilir.

Genelde bu ideal devlet ve kentleri okudukça önemsiz hissederiz, zira isteklerimizin ılımlılığını ve vizyonumuzun yetersizliğini fark ederiz. Platon kadın ve erkeklerin eşitliğini kabul ediyordu; Thomas More bugün bile insanlar tarafından yadsınan yoksulluk ile suç arasındaki ilişkiyi açıkça görüyordu. On yedinci yüzyılında başında Campanella dört saatlik çalışmayı savundu ve Alman akademisyen Andreae ilgi çekici işten bahsetti ve bugün halen bir model olarak iş gören bir eğitim sistemi ileri sürdü.

Özel mülkiyetin kınandığı, para ve ücretlerin gayri-ahlaki ya da irrasyonel bulunduğu, insani dayanışmanın apaçık bir olgu olarak kabul edildiği bir zaman gelecek. Bugün şaşırtıcı olarak düşünülebilen bütün bu fikirler, genellikle kabul görmemelerine rağmen, o zamanlar güvenle ileri sürüldü. On yedinci ve on sekizinci yüzyılın sonunda din, cinsel ilişkiler, yönetimin ve yasanın doğasıyla ilgili çok daha şaşırtıcı ve cesur fikirlerle karşılaşırız. İlerici hareketlerin on dokuzuncu yüzyılla başladığını düşünmeye öyle alışkınız ki ütopyacı düşüncenin o zamanlar bozulmaya başladığını öğrenmekten ötürü şaşıracağız. Ütopyalar, bir kural olarak, ürkek olur; özel mülkiyet ve para çoğunlukla kaçınılmaz yargılanır; insanlar günde sekiz saat çalışıyorlarsa kendilerini mutlu hissetmeliler ve işlerinin çekici olmasına dair bir soru nadiren görülür. Kadınlar, kocalarının ve çocuklar da o babanın vesayeti altına konulur. Ancak ütopyalar zamanımızın “gerçekçi” ruhu tarafından bozulmadan önce, bazı toplumsal ilerleme ölçütlerini elde ettiğimiz iddiasının geçerliliğinden pekâlâ kuşkulandırabilen bir çeşitlilik ve zenginlikle gelişmiştir.

Bubütün ütopyaların devrimci ve ilerici olduğunu söylemek anlamına gelmez: büyük  çoğunluğu her ikisidir de, ancak çok azı tamamen devrimci olmuştur. Ütopya yazarları, özel mülkiyetin kutsal kabul edildiği bir zamanda mal ortaklığını, dilenciler asılırken her bireyin yemek yeme hakkını, kadınlar kölelerden biraz daha iyi olarak değerlendirildiğinde kadınların eşitliğini, el emeği değersiz bir meslek yapıldığında onun onurunu, soyluların ve zenginlerin oğullarına tahsis edilirken her çocuğun mutlu bir çocukluk ve iyi eğitim hakkını savunduklarında devrimciydi. Bütün bunlar “ütopya”nın mutlu, arzu duyulan bir toplum biçimiyle özdeşleşen bir sözcük olmasına katkıda bulunmuştur. Ütopya, bu bakımdan, insanın mutluluk düşünü, gizli Altın Çağ özlemini ya da başkalarının gördüğü gibi kayıp cennetini temsil eder.

Ne var ki bu düşün karanlık yerleri de olmuştur. Platon’un Devlet’inde ve More’un Ütopya[4]’sında köleler vardı; Lykurgos’un[5] Spartasında Helotların[6] kitlesel cinayetleri vardı; ve çoğunlukla en aydınlanmış kurumların yanında savaşlar, infazlar, katı disiplin, dini hoşgörüsüzlük bulunurdu. Ütopyaların savunucularının genellikle görmezlikten geldiği bu yönler, birçok ütopyanın dayandığı otoriter anlayıştan kaynaklanır ve tam özgürlük elde etmeyi amaçlayanlardan ayrılırlar.

Ütopyacı düşüncede çağlar boyunca iki ana eğilim kendisini ortaya koyar. Birisi insanlığın mutluluğunu maddi zenginlik, insanın bireyselliğini grup içerisinde yitirmesi ve devletin yüceliği yoluyla arar. Diğeri, belli ölçüde maddi konfor talep ederken, mutluluğun insanın kişiliğinin özgür ifadesinin sonucu olduğunu ve keyfi ahlaki bir kaide ya da devletin çıkarlarına kurban edilmemesi gerektiğini düşünür…

Otoriter ütopyalar, ekonomik eşitsizlikleri feshetmek istedikleri ölçüde ilericiydiler, ancak eski ekonomik köleliğin yerini yenisiyle değiştirdiler: insanlar ulusun ve devletin köleleri olmak için, efendilerinin ya da patronlarının köleleri olmayı bıraktılar. Devletin gücü bazen, Platon’un Devlet’inde olduğu gibi, ahlaki ve askeri iktidara, Andreae’nin Christianopolis’deki gibi dine ya da on dokuzuncu yüzyılın çoğu ütopyasında olduğu gibi üretim ve bölüşüm araçlarının mülkiyetine dayanır. Ancak netice her zaman aynıdır: birey yasaların ya da kendisi için yapay olarak yaratılan ahlaki davranış kaidesinin peşinden gitmeye zorlanır.

Çoğu ütopyadaki içkin çelişkiler bu otoriter yaklaşımdan ötürüdür. Ütopyaların kurucuları insanlara özgürlük verdiklerini iddia eder, ancak verilen özgürlük, özgürlüğe son verir. Diderot “herkesin dilediğini yapması gerektiğini” karara bağlama hakkını bile yadsıyan birkaç ütopyacı yazardan biriydi; ancak ütopya kurucularının çoğunluğu hayali devletlerinde efendilerin hala var olmasında kararlıdır. Özgürlük verme iddiasında olmalarına rağmen, sıkı bir şekilde izlenmesi gereken ayrıntılı bir yasa düzenlerler. Ütopyalarında yasa koyucular, krallar, sulh hâkimleri, rahipler, ulusal meclislerin başkanları vardır; ve yine de evliliklere, tutukluluklara ve infazlara hüküm verdikten, kanunlaştırdıktan ve düzenledikten sonra, halen insanların istediklerini yapmakta özgür olduklarını iddia ederler. Campanella’nın kendisini Güneş Ülkesi’ndeki büyük metafizikçi olarak, Bacon’ın kendisini Süleyman’ın Evi’nin babası olarak ve Cabet’in kendisini İcaria’nın yasa koyucusu olarak düşünmesinden anlaşılabileceği gibi her şey çok açıktır. Thomas More’un nüktesini anladıklarında, nüktecilikle ilgili gizli arzularını açıklayabilirler: More dostu Erasmus’a şunları yazar: “ne kadar bahtiyar olduğumu düşünemezsin”, “Nasıl boy atıp başımı daha dik tuttuğumu bilemezsin; bu nedenle sürekli olarak kendimi Ütopyanın hükümdar tarafında hayal ediyorum. Aslında, Amaurote’iden[7] büyük halk yığınlarının katılımıyla, Fransisken pelerini giyerek ve hükümdarlık asası olarak mısır demetini taşıyarak, kafamda mısır başaklarından taçla yürümekten hoşlanıyorum”…

Otoriter ütopyaların bir başka çelişkisi, aslında kanunları keyfi bir şekilde oluşturulmuş olmasına rağmen, yasalarının doğanın düzenine uyduğunu öne sürmeye dayanır. Ütopyacı yazarlar, doğanın yasalarını keşfetmeye çalışmak yerine, onları icat etmeyi ya da “antik sağduyunun arşivlerinde” bulmayı tercih etti. Bunlardan bazılarına göre, Mably ve Morelly gibi, doğanın kaidesi Spartanın yasasıydı ve ütopyalarını yaşayan topluluklara ve bildikleri insanlara dayandırmak yerine onları soyut anlayışlar üzerinde kurdular. Çoğu ütopyadaki genel yapay atmosferin nedeni budur: Ütopyacı insanlar, duygu ve tutkulardan yoksun, benzer gereksinim ve tepkileri olan tekdüze varlıklardır, zira bireyselliğin ifadesi de bu olacaktır. Kıyafetlerden zaman çizelgelerine, ahlaki davranıştan entelektüel ilgilere kadar bu tekdüzelik, ütopyacı yaşamın her safhasında yansıtılır. H. G. Wells’in işaret ettiği gibi: “Neredeyse her ütopyada -belki de Morris’in Gelecekten Anıların Dışında[8] dışında- biçimli ancak karaktersiz binalar, simetrik ve mükemmel tarım, sağlıklı, mutlu, hiçbir kişisel fark olmadan güzelce giyinmiş bir insan güruhu görülür. Çok sıklıkla manzara, taç giyme törenlerinin, kraliyet düğünlerinin, parlamentoların, konferansların ve bir çehre yerine, her şahısın okunaklı bir şekilde nakşedilmiş indeks sayısıyla düzgün bir oval taşıdığı Viktorya dönemi toplantılarından oluşan geniş kapsamlı tasvirlerden birine benzer.”

Ütopyanın çerçevesi aynı şekilde yapaydır. Tekdüzeleştirilen ulusun tek düze kır ya da kente benzemesi gerekir. Simetriye olan otoriter sevgi, ütopyacıların dağları ya da ırmakları ortadan kaldırmasına ve hatta mükemmel küre adalar ve harikulade dümdüz ırmaklar hayal etmesine neden olur.

Lewis Mumford şöyle der: “ulus devlet ütopyasında doğal alan yoktur; ve Artistotoles’in belirttiği gibi, belki de insan ile diğer hayvanlar arasındaki asıl ayrımı oluşturan kasabalar, köyler ve kentlerdeki insanların doğal gruplaşması da aynı şekilde devletin ancak kurguya dayalı, kendi kadiri mutlak otoritesinden ya da “egemenliğinden” bu gruplara bir pay bağışlamasıyla ve toplu bir hayat sürmelerine izin vermesiyle mümkündür. Ne yazık ki avukat ve devlet adamlarının kurmak için emek ettiği bu güzel mite göre kentler devletlerden uzun zaman önce var olmuştur -Roman İmparatorluğundan uzun zaman önce Tiber’de Roma bulunuyordu- ve devletin bağışlayıcı icazeti, halledilen olgunun üzerindeki yalnızca üstünkörü bir mühürdür…

“Milliyetçi ütopya, doğal alanları ve doğal insan gruplarını tanımak yerine, ulusal toprak olarak adlandırılan belirli bir alanı bilirkişinin pusulasıyla kurar ve bu toprağın bütün yerlilerini hak bakımından önsel ve diğer bütün gruplara göre güç konusunda üstün olduğu varsayılan, tek bir bölünmez grubun, ulusun üyeleri yapar. Bu, ulusal ütopyada resmen tanınan tek toplumsal formasyondur. Bu toprağın yerlilerinin ortak yönünün, insanları hep beraber belirli bir kentsel ya da endüstriyel gruplara bağlayan şeylerden çok daha fazla önemli olduğunun düşünülmesidir.”

Söz konusu tekbiçimlilik güçlü bir ulusal devletle muhafaza edilir. Ütopya’da özel mülkiyet, yurttaşlar arasında eşitlik kurmak ya da özel mülkiyetin yozlaştırıcı etkisinden daha çok devletin birliğine tehlike arz etmesinden ötürü ortadan kaldırılır. Aileye yönelik tutum da birleşik devleti sürdürme arzusuyla belirlenir. Çoğu ütopya Platoncu gelenek içerisinde kalıp monogam aileyle birlikte aileyi de ortadan kaldırırken, diğerleri de Thomas More’u izleyip ataerkil aileyi, monogam evliliği ve aile ocağı içerisinde çocukların yetiştirilmesini ve eğitimini savunur. Üçüncü bir grup, aile kurumlarını muhafaza ederken çocukların eğitimini devlete emanet eden orta bir yol tutturur.

Ütopyaların aileyi feshetmek istemelerinin nedeni mülkiyeti feshetmekle çok benzer nedenlerdir. Ailenin, bencil içgüdüleri teşvik ettiği ve bu yüzden toplulukta yozlaştırıcı bir etki bıraktığı düşünülür. Öte yandan ailenin savunucuları onu, sağlam bir devlet, bölünmez hücre, devletin gereksindiği itaatin ve sadakatin erdemleri açısından eğitici zemin için temel olarak görür. Haklı olarak otoriter ailenin, çocuklara bireyci eğilimler aşılayarak tehlike arz etmekten bir hayli uzak olduğunu, aksine, onlara babanın otoritesine saygı duymaya alıştırdığını düşünürler. Nitekim çocuklar daha sonra tıpkı devletin buyruklarına sorgulamadan itaat ettikleri gibi boyun eğeceklerdir.

Güçlü bir devlet, halkın geri kalanı üzerinde iktidar uygulayan egemen bir sınıf ya da kast gerektirir ve ideal devletlerin kurucuları mülkiyetin egemen sınıfı mahvetmemesi ya da ayırmaması için büyük özen göstermesine rağmen, egemenler iktidar aşkının kendilerini yozlaştırıp bölen ve halkı da ezen tehlikesinin, bir kural olarak, farkına varmadılar. Platon bu bakımdan en önemli kabahatliydi. Plutark, Spartalıların gerçekleştirebileceği suiistimallerin farkında olmasına rağmen hiçbir çözüm önermezken, Platon’un muhafızları kentte tam yetkiyle görevlendirilmişti. Thomas More ise yeni bir anlayış öne sürüyordu: az sayıda kölenin dışında bütün yurttaşları temsil eden bir devlet. Onun rejimi daha sonra demokratik olarak adlandıracağımız rejimin ta kendisiydi; yani, güç halkın temsilcileri tarafından tatbik ediliyordu. Fakat bu temsilcilerin yasaları tasarlamaktan çok onları icra etme yetkisi vardı, zira bütün önemli yasalar ülkeye bir yasa koyucu tarafından verilmiştir. Devlet bu yüzden topluluğun yapmadığı bir yasalar yönetmeliğini icra ediyordu. Üstelik, devletin merkezileşmiş doğasından dolayı yasalar her yurttaş ve topluluğun her kesimi için aynıdır ve değişen kişisel unsurları dikkate almaz. Bu nedenle, Gerrard Winstanley gibi [Cilt 1, Seçme 3], bazı ütopyacı yazarlar topluluğun kendi özgürlüğünü yitireceği korkusuyla kendi gücünü merkezi bir organa havale eden topluluğa karşıydılar ve özerk yönetimi yitirmemek istediler. Gabriel de Foigny ve Diderot hükümetleri tamamen ortadan kaldırarak daha ileri gittiler.

Devletin varlığı ayrıca insanları sınıflara bölmesinin yanı sıra insanlığı da uluslara böldüğü için ahlaki davranışa ilişkin iki kaide gerektirir. Devlete bağlılık genellikle insanlar arasında doğal olarak var olan dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma hislerinin yadsınmasını gerektirir. Devlet, cumhuriyetin yurttaşları arasındaki ilişkilere hükmedenlerle yurttaşlar ve köleler ya da “barbarlar” arasındaki ilişkilere hükmeden arasında belirli bir davranış kaidesi dayatır. Eşitler arasındaki ilişkilerde yasaklananlar, üstün varlıklar olduğu düşünülenlere müsaade edilir. Ütopyacı yurttaş kendi akranlarına karşı nazik ve saygılıyken kölelerine karşı zalimdir; yurt içinde barışı sever ancak yurtdışında en acımasız savaşları gerçekleştirir. Platon’un ayak izlerini takip eden bütün ütopyalar insandaki bu ikiliği kabul eder. Bildiğimiz kadarıyla toplumda var olan bu ikilik yeterince gerçektir, ancak “mükemmel bir toplumda” bunun yok edilmemesi gerektiği tuhaf gibi görünebilir. Devlet’de bütün uluslardan insanların kardeşliğini bildiren Zeno’nun evrenselci ideali, ütopyacı yazarlar tarafından nadiren benimsenmiştir. Ütopyaların çoğunluğu gerçekten de olması gerektiği gibi savaşı sistemlerinin kaçınılmaz bir parçası olarak kabul eder, zira ulus devletin varlığı her zaman savaşı doğurur.

Otoriter ütopyacı devlet, değişim ya da devrimi tasarlayacak kadar yeterince bağımsız ve güçlü bir kişiliğe imkân tanımaz. Ütopyacı kurumlar mükemmel olarak düşünüldüğü için, ilerlemeden yoksun oldukları ortadadır. Ütopyacı devlet esas itibariyle statiktir ve yurttaşlarının daha iyi bir ütopya için savaşmasına ve hatta düşlemesine bile müsaade etmez.

İnsanın kişiliğine dair bu kırılma genellikle gerçekten totaliter bir nitelik alır. Kentlerin ve evlerin planına karar veren yasa koyucu ya da hükümettir; bu planlar en rasyonel ilkelere ve en iyi teknik bilgiye göre hazırlanır, fakat bunlar topluluğun organik ifadesi değildir. Bir ev, bir kent gibi, cansız materyallerden yapılabilir, hâlbuki onu inşa edenlerin ruhunu temsil etmelidir. Aynı şekilde ütopyacı üniformalar sıradan kıyafetlerden daha rahat ve çekici olabilir, fakat kişinin bireysellik ifadesine imkân tanımazlar.

Hatta ütopyacı devlet sanatçının özgürlüğünün bastırılmasında daha gaddardır. Şair, ressam, heykeltıraş, hepsi devletin köleleri ve propaganda görevlileri olmalıdır. Hem estetik hem de ahlaki zeminde bireysel ifadeleri yasaklanır, ancak gerçek amaç her türlü özgürlük bildiriminin ezilmesidir. Çoğu ütopya Herbert Read’in öne sürdüğü “sanat testini” geçemeyecektir:

“Çok sıklıkla ve çok kaygısız bir şekilde hatırlanan Platon, devletinde şiiri yasaklıyordu. Ne var ki bu devlet aldatıcı bir kusursuzluk örneğiydi. Bir diktatör tarafından gerçekleştirilebilir, ancak yalnızca -mekanik olarak- bir makine etkinliği görevi görebilir. Nitekim makineler ölü inorganik malzemelerden yapıldıkları için mekanik bir şekilde işler. Eğer organik ilerici bir toplumla statik totaliter bir rejim arasındaki farkı açıklamak isterseniz, bunu tek bir kelimeyle ifade edebilirsiniz: sanat. Sanatçının özgürce çalışmasına imkân tanındığı ölçüde toplum, çoğumuza yaşamın biricik değerli yaptırımı gibi görünen özgürlük ve entelektüel gelişim ideallerini somutlaştırabilir.”

Bu testi geçen ütopyalar, merkezileşmiş devlet anlayışına karşı koyan ve bireyin kendi kişiliğini yapay bir kaidenin sansürüne tabii olmadan ifade edebildiği, özgürlüğün soyut bir sözden daha ziyade kendisini ister bir ressamın ister bir duvar örücünün işinde olsun somut bir şekilde ortaya koyduğu özgür topluluklardan oluşan bir federasyondur. Bu ütopyalar toplum örgütlenmesinin ölü yapısından daha ziyade daha iyi bir toplumun inşa edilebileceği ideallerle alakalıdır. Anti-otoriter ütopyalar sayıca daha azdır ve diğerlerinden daha az etki ederler. Nitekim hazır bir plan yerine cüretkâr, ortodoks olmayan fikirleri temsil ettiler; her birimizin “emsalsiz” ve çok arasında bir olmamamızı istediler.

Ütopya bir plan, yani, canlı bir maddeye uygulanan cansız bir makine olmadan ideal bir yaşama işaret ettiğinde, hakikaten ilerlemenin gerçekleşmesi mümkün olur.

İng.Çev.: Güvencesiz Çevirmen


[1] Platon, Devlet, Çev.: Hüseyin Demirhan, Sosyal Yayınları, 2002.

[2] Yevgeni Zamyatin, Biz, Çev.: Algan Sezgintüredi, Versus, 2009.

[3] Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya, Çev.:Ümit Tosun, İthaki, 2002.

[4] Thomas More,Ütopya, Çev.: Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yayınevi, 2009.

[5] Sparta’nın kanun koyucusu (ç.n).

[6] Sparta köleleri (ç.n).

[7] Ütopya’nın başkenti (ç.n).

[8] William Morris, Gelecekten Anılar, Çev.: Ekin Bodur, Ayrıntı Yayınları, 2002.

Bu yazı SOYKÜTÜK içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s