Ethel Mannin: Düş İstenci

Ethel Mannin (1900-1985) biyografi, gezi, anı, çocuk kitaplarının ve politik denemelerin yazarı ve aynı zamanda romancıdır. Pasifist bir anarşist olarak Devrim ve İç Savaş boyunca İspanyol anarşistlere yardım etmek için Emma Goldman’la birlikte İngiltere’de çalıştı. Aşağıdaki parçalar, toplumun yaygın ve yıkıcı endüstriyel örgütlenmesine karşı ekolojik bir vizyon ileri sürdüğü, Bread and Roses: An Utopian Suvery and Blue-Print (London: MacDonald, 1944) kitabının sonundan alınmıştır. Değerlerin değer biçiminde bir değişiklik ihtiyacı Emma Goldman tarafından da vurgulanan bir şeydi (Cilt 1, Seçme 89).

 

Eğer ilerlemenin, Ütopyalarımızın gerçekleşmesi olduğunda [Oscar Wilde, Cilt 1, Seçme 61] hem fikirsek, bu gerçekleşmenin nasıl başlayacağı sorunu aynen devam eder. Bu herhangi bir siyasal parti ya da liderlikle başarılmayacaktır. Dünya siyasal partiler ve liderlerden bezmiştir. Gerekli olan siyasetçiler ve liderlerden daha ziyade insanın yüreğinde bir değişimdir. İrade gösterildiğinde ütopyacı düş gerçekleştirilebilir; hangi dili konuşurlarsa konuşsunlar, derileri ne renk olursa olsun, dinleri ne olursa olsun insanların gerçek anlamda kardeş olduğu, yalnızca tek bir ırkı -insan ırkını- tanıyan, ortak insanlıkta birleşmiş bir dünya olabilir. Herkesin topluma kendi yeteneğince katkıda bulunup kendi ihtiyacı kadar aldığı, her şeyin ortak olduğu bir dünya; hiçbir satın alma ve satmanın, boş emeğin olmadığı, ayrıcalıklı azınlık tarafından çoğunluğun sömürülmediği bir dünya; insanların karşılıklı yardımlaşmanın doğal yasasına göre devletsiz, parasız ve elbirliğine dayalı bir toplumda yaşadığı bir dünya; gerçek özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin dünyası.

Eğer insanlık yeterince isterse böyle bir dünya olabilir. Eğer mekanik güç, makine yoluyla kendisini hızla imha eden bu mevcut uygarlık sonunda tüten yıkıntılarının arasında çökerse, bütün ıstıraplarından arınmış, hayatta kalanlara –Tanrı’nın dünyaya bakıp iyi olduğunu gördüğü ilk şafaktaki gibi- yeni bir dünya vizyonu, yeni bir yaşam tarzı verilecektir. Daha azının hiçbir katkısı olmayacaktır.

Gerekli olan … toplumsal, ahlaki, ekonomik, endüstriyel, tarımsal bütün alanlarda değerlerin tam anlamıyla değişmesidir. Şimdiki ekonomimizin bir tımarhane olduğu ve geri dönüşümü olmadan, çöller yaratarak, hayatın doğal döngüsünü yadsıyarak, dünyanın verimliliğini tükettiğimiz açıktır…

Ütopyanın reformla alakası yoktur. Ütopya yeni cennet ve yeni yeryüzüdür. Herhangi bir siyasal parti ya da sistemden daha ziyade insanın yüreğindeki düşten, insan aklındaki devrimden doğar. Elbette -bir adım ileri iki adım geri olmaması şartıyla- ıvır zıvır reformu onaylayalım. Politik devrimi onaylayıp onaylamamamız, amaç için bir araç olarak şiddeti onaylamaya hazır olup olmamamıza bağlıdır. Ancak ütopyanın şiddetten doğmayacağı açıktır. Her yerde kanlı devrimin tarihi, başarısızlığın tarihidir. O noktada devrimin, kelimenin sözlük anlamıyla, koşulların fevkalade tersine dönmesi, temelden yeniden yapılanma, alt üst eden tam bir değişim olması gerekir, ancak insanlar buna zorla iştirak edilemez. Ancak insan ruhunun, kalabalığın heyecanlı arzusundan muazzam yükselmesiyle elde edilen şey sürüp gider. Zorla dayatılanın hiçbir kökü yoktur ve kalıcı olamaz. Değerlerin değişmesi olmadan ütopyanın gerçekleşmesi ve yüreğin değişmesi -tinsel devrim- olmadan değerlerin değişmesi söz konusu değildir. Ütopya ancak insanın insanı sevmesiyle; kin ve maddi gücün ele geçirilmesinden daha ziyade, sevgi ve el birliğiyle kurulabilir. Toplumun bir bölümü diğeri üzerinde galip geldiğinde, gücü elinden alınan kesimin kendi otoritesini yeniden kurması sadece bir zaman meselesidir –aynı şekilde fethedilen bir ulusun bir kere daha iktidara gelmesi de bir zaman meselesidir ve tarihin kendisini tekrar ettiğini söylemek, savaşların savaşları doğurduğunu söylemenin bir başka yoludur.

Bu, emperyalizme karşı ezilen halkların, kapitalist sömürüye karşı işçilerin günlük mücadelelerinin önemini yadsımak değildir. Tabii halkların pasif bir şekilde emperyalist yönetimlerin yürek değişimini deneyimlemesini, günahlarından pişman olmasını ve krallığın mevkilerini devretmesini beklemesini önermek açıkçası saçmadır. Özgürlük talebi durmaksızın yükselmeli, adalet doktrinini telkin edilmelidir. Kitlelerin, dünya çapında, iktidarı fethetmesi gerekmez, zira tekerlerin dönmesi ve dünyanın ürün vermesi kitlelerin emeğiyledir. Onların iktidarı budur; güçleri bunu gerçekleştirmelerinde saklıdır. Elbirliklerinin gerilemesiyle birlikte, toplumsal sistemin, bütün çarkın işleyişi durur ve siyasetçilerin iktidarı eninde sonunda kamuoyunun ahlaki gücünün baskısı altında kırılır. 1920’de hükümetin Sovyet Rusya’daki devrimcilere yönelik müdahalesi engellemek için İngiliz işçi sınıfının hiçbir genel grevine, hiçbir isyanına gerek olmadı. Hükümet, alanlara ve kitle protestolarının buluşma yerlerine dökülen sıradan halkın muazzam ağırlığıyla yenilgiye uğratıldı. Habeşistan savaşı [İtalya’nın Etiyopya’ya saldırısı] sırasındaki utanç verici Hoare-Laval paktı benzer biçimde kamuoyunun karşı çıkmasıyla yenilmişti. İlk Hıristiyanların sevgi yasasına göre elbirliğiyle yaşamanın imkânlarını kanıtladığı gibi, ahlaki gücün de Hindistan’daki yaşlı, zayıf adam [Gandhi] potansiyellerini göstermiş olsa da, kudreti henüz tam anlamıyla tecrübe edilmemiştir.

Binyıllık refah döneminin gerçekleşmesi için gerekli olan yüreğin değişimi, sonuçta, bir fikirden bir başkasına geçişten daha ziyade mevcut sistemin -tükenerek- çökmesi meselesidir. Uygarlıklar yükselir ve çöker; makine kendisinin patlayacağı noktaya kadar hızlanır. Kaosun ardından sabahyıldızı çıkar; orada yeni fikirlerle, yeni değerlerle dünya yeni bir gün ayrımına gelir. Özel kâra dayalı toplum sistemi var olduğu müddetçe, adaletsizlik ve sömürü -iktidar arzusuyla katı yürek, yani ticari yürek, emperyalist yürek ve insanın insan tarafından tahakkümü anlamına gelen her şey- olacaktır. Böyle bir sistemde yürek değişmeyecektir. Ancak sistemler demode olur ve yeni anlayışlar gelişir. En sonunda emperyalist, kapitalist ve militarist olanı değiştirmek zorunda kalmayız çünkü kendileri son bulur. İnsanların ilişkilerinde sistemleri ve uygarlıkları aşındıran bağlar vardır.

Ve günümüz dünyasında, çok az insan fark etse bile, bu bağ artıyor ve doğanın kendisi süreç içerisinde yer alıyor. Bütün hayatın kaynağı olan yeryüzü verimliliğini yitiriyor. Doğa, ünlü Amerikalı profesör F. H. King’in harika kitabı Farmers of Forty Centuries in China, Korea and Japan’da yazdığı gibi, “dünyanın gördüğü en ölçüsüz israfçısı” insanın müsrifliğinin intikamını alıyor. Reginald Reynolds Cleanliness and Godliness çalışmasında, “gelecek nesillerin bizi acı bir gerçekle hatırlayacağını, zira savurganlığımız konusunda haklı olarak hiçbir şeyin çağımız kadar bizi suçlamayacağını” belirterek, “şeytani ve yozlaşan bir kuşağı” suçlar. Zamanla bizden, insan emeğini boşa ve insan hayatını savaşta harcadığımızdan; maliyetini gidermek gerektiğinden abes bir mazerete dayanarak gönüllü bir şekilde gıda sağlığını bozduğumuzdan; yani, beslenmeyi bütçemize daha uygun kılarak, nasıl yaşayacağımızı bilmediğimiz için vakit öldürdüğümüzden; vitaminleri yok ederek, yenebilir her uygun şeyi bozma konusunda ayrıntılı yöntemler icat ederek beden yapılarımızı zayıflattığımızdan; ve aynı israf cinnetiyle toprağın kendisini yok ettiğimizden bahsedeceklerdir.

Bütün bunlar insanın yeni bir yaşam tarzı bulması gerektiği, aksi takdirde yok olacağı anlamına gelir. Dünyaya hâkim olan güçler Para ve Makinedir; aşırı sanayileşmemizin ve savaşlarımızın sorumlusu onlardır, birinin üretkensizliği ile diğerinin yıkıcılığı arasında uygarlığın ne şansı vardır? Tek hayatta kalma şansımız tehlikenin farkında olmada ve dünyayı biricik gerçek zenginlik ve onun verimliliğini “yaşayan her şeyin cevheri” olarak kabul eden temel değerlerin onarılmasında yatar.

Yeryüzünün verimliliği, yoğun üretim, masraflarda çabuk geri dönüşümü gerektiren tarımın ticarileştirilmesiyle yok ediliyor. Bu, insan varoluşunun bütün kaynaklarının, paranın egemenliğiyle yavaşça heba olması demektir. Zira uygarlığımızın değerleri, menkul değerler borsası ve piyasanın kentli değerleridir ve dolayısıyla planlamacıların ve genel olarak reformcuların savunduğu doğru yönde adımlar, hayatta kalmak için kayıp verdiren bir mücadeledeki kesintisiz yeniden düzenlemelerden başka bir şey değildir.

İnsan kâr için toprağı sömürmeye devam ettikçe, doğa yalnızca verimlilik azalmasıyla insanın makine ve kimyasallarına yanıt olarak -nihai bir çöl çoraklığına ilişkin tatmin edici olmayan bir yanıt- düşmanı haline geldiği için değil, fakat aynı zamanda yaşama dair bütün tutumu bozulduğu için de, kendi imhasının tohumlarını eker. İnsanın tanrısı para ve güç haline gelir ve savaşlar, işsizlik ve verimsiz emek, kaçınılmaz talihi olur.

Yirminci yüzyıl insanlarının, bütün eksiklikleriyle beraber, düzenli, elbirliğine dayalı, merkezileşmiş bir yönetimden kurtulmuş bir şekilde yaşayabileceği İspanya İç Savaşı sırasındaki Katolonya deneyimiyle kanıtlanmıştır. Hatta paranın feshedilmesiyle bir başlangıç da yapılmıştı. Çağlar boyunca, İlk Hıristiyanlıktan günümüz topluluklarına kadar, bütün ülkelerden insan grupları elbirliğine dayalı yaşamla nelerin başarılabileceğini örnekle göstermiştir. Ütopyalar, ütopyasız bir dünyada var olamaz, ancak bu deneyimler düş istenci düşünüldüğünde neyin mümkün olduğunu kanıtlar.

Londra, Aralık 1943-Mayıs 1944

İng.Çeviren: Güvencesiz Çevirmen

Bu yazı SOYKÜTÜK içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s