Stevphen Shukaitis: Kimin Güvencesizliği?

“Günümüzde güvencesiz işçinin koşulları olarak  tanımlanan, belki de proletaryanın asıl gerçekliğidir. 1830’daki işçilerin  varlık biçimleri bizim geçici işçilerimizinkine oldukça yakındır.”

Jacques Ranciere, “The Nights of Labor: The Workers’ Dream in Nineteenth Century France”

Son yıllarda İtalya ve İspanya’da, fakat şimdi daha geniş bir  çerçevede, “güvencesizlik” ya da “güvencesiz emek” koşullarına ilişkin bir  tartışma peyda oldu. Bu tartışmalar ve bunların etrafındaki örgütlenmeler, değişken,  kısa vadeli, esnek ve muazzam sömürüye maruz kalan emeğin koşullarını  tanımlayarak, neoliberal kapitalizmdeki toplumsal tahakküm ve sömürü  biçimlerine karşı koymanın yeni yollarını arıyor. Bu yeni koşullar, alışılmış  sendikal örgütlenme ve politik mücadelelerin, hatta radikal olanlarının bile yöntemlerinin  mevcut koşullara artık uygun olmadığını büsbütün gözler önüne sermektedir. Yukarıda  bahsedilen konumlardan iş elde etmenin giderek önem kazanmasıyla yaratılan  rekabet yöntemleri, insanı daha önce hiç olmadığı kadar giderek yarı-zamanlı,  sözleşmeli ve geçici (ABD’de yüzde 16.8’e, Hollanda’da yüzde 46.1’e varan) işlere  dahil ediyor. Ancak örgütlenme kavram ve yöntemlerinin zaman, uzam ve kültürel
bağlama kaçınılmaz olarak adapte edilmesi gerekir. Güvencesizlik etrafında su yüzüne çıkan çeşitli fikirler, ABD’deki ya da daha geniş çerçevede bu  fikirlerin ortaya çıktığı aynı kültürel ve toplumsal tarihi paylaşmayan başka  yerlerdeki radikal politik örgütlenmeye hangi yönlerden faydalı olabilir?

Güvencesizlik terimi daha önce kullanılmış olsa bile, terimin çağdaş  kullanımı, bir emek örgütlenmesi ve 1999-2000’de oluşturulan Milan temelli bir  grup olan medya aktivizm kolektifi Zincir İşçilerinin (Chainworkers) çabalarıyla yaygınlaşmıştır. Aktivistlerin amacı post-endüstriyel  kapitalizm içerisindeki emek biçimleriyle çatışma yollarını bulmak üzere anarko-sendikalist  esinli emek örgütlenmesi Dünya Sanayi İşçileri’nin yöntemleri ile reklam bozumunu  (subvertising) kaynaştıracak yollar bulmaktı.
Aslında kapitalist işin, büyük ölçüde artık fabrikalar gibi merkezi üretim mekanları yerine, çok daha büyük coğrafi ölçeklere yayıldığını görüyoruz. Emek  biçimleri de giderek maddi üretim mallarından, iletişim, kültürel etkileşim,  reklamcılık, datayla ve duygusal emek biçimleriyle (ilgi ya da bir çeşit  mutluluk yaratma biçimlerini içeren iş) çalışan, çoğunlukla hizmet sektörü  işleri olarak tanımlanan etkinlikleri kapsamaktadır. Bu emek biçimi,  havayolları görevlilerinden, reklamcılık ve medya işine, sayısız zincir  mağazalardaki satış işlerinden, giderek yaygınlaşan daha düşük kademedeki yöneticilik  departmanlarına kadar her şeyi kapsamaktadır.

Bu tartışmaların esin kaynağı, İtalya’da 1960’lar ve 70’lerdeki Potere Operaio ile Lotta Continua gibi gruplar ve Sergio Bologna, Franco “Bifo”  Berardi, Mariarosa Dalla Costa, Mario Tronti ve Toni Negri gibi figürlerin başı  çektiği işçici ve otonom siyaset mirasıdır. Bu çevreden çıkan anahtar bir  kavram (işçi sınıfı isyan biçimlerini sermayenin kendi işleyişine katma  ihtiyacıyla belirlenen sınıf ilişkileri ve sermayenin özerk gücünden ziyade) iktidar  biçimlerinin ebedi olması bir yana, sürekli değişen güç sahaları olduğunu
vurgulayan sınıf bileşimi kavramıdır. Çoğu kez çıkış (exodus) olarak bahsedilen işin reddi, kapitalist ilişkilerden  çekilmenin (ki bu ABD’de aylak ya da parya şahsiyet olarak algılanır) ve otonom  topluluk ve varoluş biçimleri yaratmanın bir aracı olarak görülmüştür.

İş biçimlerinde meydana gelen çarpıcı değişimler düşünüldüğünde, emek  örgütlenmesi taktiklerinden bahsetmek için onları radikal biçimde güncellemek  ve yeniden formüle etmek gerekliydi. Uzun zamandır birçok belirsiz ve  güvencesiz emek biçimi olmasına rağmen, bu tür biçimler sürmekte olan  kapitalist egemenliğin yeniden üretiminde, özellikle 1960 ve 1970’lerin  toplumsal isyanlarına karşı neoliberal tepkinin izlediği, 1980’lerdeki  kapitalist karşı saldırılarla giderek merkezileşti. Zincir işçileri bu yüzden
antagonizmanın temellerini, genellikle başlıca ve hatta kaçınılmaz iş mekanları  olarak kabul gören alanlardan ziyade, antagonizmayı kapitalist dinamiklerin  sızdığı bütün toplumsal yapı ve alanlarda bulmaya çalışarak, ilgi alanlarını  giderek kültür ve medya alanlarına kaydırdı. Eski mevcut iş yeri uzamı işin  kapitalist doğasındaki değişimlerle kırıldığı için; kültürel siyaset yoluyla  örgütlenme, aynı fiziksel iş yerinde konuşlanmak yerine muhtelif kültürel  sahalardaki ortak  duruşlar ve  müşterekliklerin yaratılması yoluyla ortak bir siyaset yaratmaya çalıştı. Başka  bir deyişle aynı işyerinde olmak, işçilere örgütlenmenin mümkün olduğu ortak  bir deneyim ve bir uzam sağlıyordu. Nitekim bu uzam, günümüz ekonomisinde daha  yaygın olan gece mesaileriyle, parçalanmış üretim biçimlerinde artık mümkün  değildir. Bu yüzden örgütlenme stratejisi, ortak bir uzam oluşturmak için  kültürel siyaset ve sembolizm biçimlerini kullanmaya kaymaktadır.

Bu anlayışın temel dayanağı, kültürel üretimin kapitalist üretimin  “gerçek işleyişi”ne bir ek veya yama olmaktan ziyade (özellikle ileri derecede  sanayileşmiş alanlarda) giderek onun başlıca bileşeni olduğu şeklindedir. 1990’lar  boyunca http://www.com cinnetiyle tedavülde olan ve güya hiyerarşik ve sömürücü  olmayan “yeni medya” hakkındaki bütün tantanaya rağmen; bu dönüşümü simgeleyen  iş yerlerinde görece ayrıcalıklı konumları elde etmeyenler için bile, yeni  patron en az eskisi kadar fena halde korkutucuydu. (Bu aldatmacanın gerçekliği  konusunda mükemmel bir açıklama için Andrew Ross’un No Collar kitabına bakınız). Güvencesizlik birçok açıdan mücadele  biçimlerinin ve 1970’ler sırasında görülen kapitalist sistemden çıkışın terse  çevrilmesidir. Sermaye insanların daha az çalışma arzularından yararlanmanın, esnek  emek ve düzenleme biçimlerinin yollarını buldu ve giderek bunları Akdeniz  ülkelerinde başlatılan sosyal yardımlar ve neoliberal deregülasyon şeklindeki belirsizlik  koşullarına dönüştürdü.

Bir kavram olarak güvencesizlik, toplumsal enerjilerin kendi  sınırlarına vardığı bir dönemde gerekli olan, gündelik hayatın ve emek  ilişkilerinin yeniden politikleştirilmesinde bir başlangıç yaratmak açısından  oldukça faydalıydı. Güvencesizlik, olsa olsa, istikrarsız ve belirsiz toplumsal  yaşam biçimlerinin yaratılan borç biçimleri ve finansal esarete bir dizi yeni kapatmayla  yakından bağlantılı bir kavrayış etrafında temellenen kültürel bir siyaseti  harekete geçiren bir yöntem oldu: Uluslararası Para Fonu’nun yapısal düzenleme  programlarını Üçüncü Dünya’ya uygulaması Birinci Dünya’daki sosyal hizmetlerin  parçalanmasıyla ilişkilidir; kamusal arazilerin çitlenmesi giderek insanların zamanlarının,  enerjilerinin ve yaratıcılıklarının vb. çitlenmesiyle alakalıdır.

Bu siyasi hareket, güvencesiz iş figürünü ve onun iletişim, ulaşım,  barınma, kaynaklar ve şefkat arzusunu temsil etmek üzere yaygın Katolik aziz  imgesini kullanan San Precario (Aziz  Güvencesiz) figürü gibi bir dizi kültürel simge ve eylemin gelişmesiyle başarıldı. Asıl olarak yakın zamanda yaygınlık kazanan Pazar günleri çalışma  koşullarını (ki bu İtalya’da yakın zamana kadar oldukça nadir görülüyordu) “anma”nın  bir aracı olarak geliştirilen San Precario, hızla kamuoyunun gündemine  güvencesiz koşulları ve istikrarsızlığı taşımanın retorik aracı olarak kabul  gördü. San Precario figürü o zamandan beri destekçilerine ansızın gelişen fiyat  indirimleri[1] gibi “mucizeler” sergilediği sayısız miting, eylem, gösteri ve olayda görüldü. Bu kendiliğinden gelişen  indirim pratiği ya da halk kütleleriyle buluşma, İtalya’da 1970’ler boyunca  izinsiz oturma ve kitlesel bir şekilde ödemeyi reddetmenin beraberinde, gıda,  giyim, elektrik ve diğer gereksinimlerin maliyetlerindeki hızlı enflasyonla  mücadele etmek üzere ortaya çıkmıştır. Bu pratik, yedi yüz insan 6 Kasım  2004’de İtalya başbakanı Silvio Berlusconi’nin sahibi olduğu bir markete, “her  şey çok pahalı” diye haykırarak her şeyde yüzde 70 indirim talebiyle mağazaya  girdiği güvenceli gelir gösterisiyle canlandı. Görüşmeler devam ederken gösteriye bile katılmayan birçok insan yiyecek ve erzaklarla ayrılıyordu.

Bir başka yenilikçi taktik ise güvencesiz işçilerin koşullarına dikkat çekmek üzere tasarımcı Serpica Naro’nun’nun defilesinin engellenmesiydi. Şubat  2005’de Milano Moda Haftası boyunca güvencesizlik karşıtı aktivistler, ilgi  çeken bir Prada podyumunu alt üst etti ve daha sonra Milan’da bir otoparkta  gerçekleştirilmesi planlanan tartışmalı modacı Serpica Naro’nun moda sergisini  engellemekle tehdit ettiler. Polis olası engelleme hakkında Naro’u uyarması  için serginin acentesiyle bağlantıya geçti. Ancak gösteri başlarken, (sergiyi  “engellemesi” beklenen) kalabalık, kızgınlık ve yılmışlık yerine onlara gülmeye  başladığında polis allak bullak oldu; zira polis onları hareketsiz kılmıştı. Daha  da tuhafı, kalabalığa evvela sergiyi örgütleyenin kendileri olduğunu göstererek  izinlere olanak tanıyan modellerin ve organizatörlerin bizzat buna eşlik etmesiydi!  Serpica Naro diye biri yoktu. Tüm bunlar “San Precario”nun zekice yeniden  düzenlenmesine dayalı bir oyundu. Büyük ölçüde bundan habersiz olan medya, moda  endüstrisi ve (giyim imalatı gibi) ilgili sektörlerle uğraşanların güvencesiz  koşullarına dikkat çeken bir moda sergisiyle karşı karşıya kaldılar. Bu olay İtalya  gibi önemli derecede medyanın bombardımanındaki politik atmosferi tamamen  tersine çevirdi ve aktivizm ve politik eylemi kuran beklentileri parçalamayı  başardı.

2000 yılında çeşitli küreselleşme karşıtı hareketlerin benimsemesiyle  başlayan güvencesizlik kavramının en gözle görülür ifadesi, 2001’de İtalya’da  girişilen EuroMayday gösterileridir. Protesto ve taktiksel absürtlük biçimleri  gibi şenliğe başvuran bu gösteriler, siyasette Wobbly tarzı mizah ve hiciv  geleneğini canlandırmanın yanı sıra, bugünlerde giderek gergin ve istikrarsız  toplumsal koşulların beraberinde kurumsal karar alımda yer alan daha geleneksel  sendika ve sosyal demokrat partileri de parçalamaya çalışmıştır. Güvencesizlik  kavramına, emek biçimleri ile genel toplumsal güvencesizlik durumları  arasındaki ortak noktaları (örneğin zincir mağazalardaki düşük ücretli  işçilerin bilgisayar programcıları ve data manipülatörlerinin durumları ile çok  sömürülen ve şantaj yapılan kaçak göçmenler arasındaki) bulmak üzere bir  toplanma çağrısı olarak başvuruldu. Amaç bu ortak noktaları ve konumları  didiklemek, toplumsal alanda ittifaklar kurmak ve bu ortak fakat aynı zamanda  farklılık gösteren sömürü biçimlerine karşı antagonizmaları bir araya  getirmekti. Milano’daki ilk 1 Mayıs gösterisi 5000 insanı greve götürdü ve kent  merkezindeki bütün başlıca mağaza zincirlerinin kapatılmasında başarılı olan  bir gezgin grev gözcüsü yarattı. 2003’e gelindiğinde rakam 50.000’e çıktı ve  Avrupa çapında benzer olaylara ilham kaynağı oldu. 2004’de Avrupa Sosyal  Formu’yla aynı zamanda gerçekleşen Middlesex’deki “ASF’nin ötesinde” formu  sırasında bir Avrupa ağı yaratılmıştı ve bu, 2005’de Avrupa çapında 20 kentte gerçekleşen  olaylara ve Milan’da 150.000 insanın yürüyüşüne önayak oldu.

Anlaşılan söz konusu strateji birçok açıdan çok yerinde bir yaklaşım  olarak görüldü. Zira güvencesiz kavramı, canlı t.v haber yayınlarını ve Cannes  Film Festivalini yerle bir ederek, kültür işçilerinin belirsiz durumlarına  karşı örgütlenmesiyle dikkat çeken bir grup mevsimlik sanatçı ve kültür işçisi Intermittents de Spectacle gibi çeşitli  hareketlerin birçoğunu son derece iyi tanımlıyordu. Artık medyada bu örgütlenme  biçimlerinden bahsetmek üzere yaygın bir şekilde kullanılan San Precario  figürünün hem kutsal bir günü (29 Şubat), hem de (Venice Beach’in film  festivali işgali sırasında yaratılan) mukaddes bir mekanı var. Görünen o ki kavram  aynı zamanda işyerlerini işgal eden geçici Parisli McDonalds işçilerinin  örgütlenmesini; gözaltı ve sınır dışı etmeye karşı göçmen örgütlenmesini; ve  son zamanlarda ortaya çıkan diğer birçok mücadeleyi kucaklamıştır. Sözgelimi  güvencesizlik kavramı, ABD’de göçmen yasasındaki, ev içi işçi ve seks  işçilerinin koşullarındaki son değişikliklere karşı eylemlerde, Florida’da  Wal-Mart’a karşı ortaya çıkan son zamanlardaki ilk işçi gösterilerinde  kullanıldı ve ayrıca IWW (Dünya Sanayi İşçileri), Starbucks İşçi Kampanyası,  Yeni Zelanda “Ücretimi Artır” kampanyası ve Taco Bell boykot kampanyası gibi kampanyalar,  Immokalee İşçileri Koalisyonu ve bundan doğan Öğrenci-Çiftçi İttifakını bir  araya getirdi. Bunların, neoliberal kapitalizmin giderek artan sömürü  koşullarındaki otonom proleter öz-etkinliğinin koşulu olan yeni toplumsal
öznenin, prekaryanın ortaya çıkışının işaretleri olduğu iddia ediliyor.

Yine de birçok açıdan epey bir zamandır güvencesiz değil miyiz?  Jacques Ranciere’nin yukarıdaki alıntıda gözlemlediği gibi, güvencesizlik bir  varoluş, belki de proletaryanın betimleyici koşuludur: Gerçekten de, kanlı terör  ve ilksel birikimle mülkiyete el konması, kesinlikle güvencesizlik durumunun  (kapitalist ilişkilerin dışında etkin bir biçimde yaşayamamanın) yaratılması  sürecidir. Çok farklı politik, ekonomik ve sosyal bağlamı olan durumlarda  güvencesizlikten bahsetmenin manası nedir? Örneğin İtalya ve İspanya gibi  yerlerde şu anda saldırı altında olan iş güvencesi biçimleri ve “iş sözleşmesi”  biçimleri, ABD’de büyük ölçüde asla olmamıştır. Bu bağlamda toplumsal  ilişkilerin güvencesiz hale geldiğinden bahsetmek saçmadır zira toplumsal  ilişkiler çok uzun zamandır böyledir. Bu tür korumaların olduğu ülkelerde, bu  güvenceler yalnızca görece kısa bir dönem, yani İkinci Dünya Savaşı’nın  bitiminden 1980’lere kadar varolan Fordist-Keynesci Refah/Savaş devletinde  işledi.

Güvencesiz emek etrafındaki tartışmalar bir bakıma, ABD’deki  örneklerinden özünde farklı olan, refah devleti ve sosyal demokrasinin rolüyle  ilgili belli örtük varsayımlar ve koşullara dayanır ve bunlardan doğar. Başka  bir deyişle, güvencesizlik etrafındaki tartışmalar retoriksel güçlerinden  bazılarını, insanların güvencesiz bir konumda olmadığı ya da güvensizlik  biçimleriyle daha az tehdit edildikleri önceki varoluş koşullarının üstü kapalı
pozitif değerlendirmesinden; toplumsal refaha yönelik son saldırılar ve (bir  süre sessizce ilerlemesine rağmen) bununla ilişkili emek piyasalarının  deregülasyonu ve büyük ölçüde bu değişimleri tekil ulus devletlere dayatan (Avrupa  Birliği gibi) daha geniş politik yapıların yaratılmasıyla birlikte sosyal  güvenlik önlemlerinin kaldırılmasından çıkarır.

Bu retorik, temel/garantili  gelir ve esnek güvence gibi güvencesiz koşullara bir karşılık olarak ileri  sürülen fikirlerin kullanımında görülebilir. Temel gelir, insanların dahil
oldukları geçerli emek biçimleri ne olursa olsun yaşamlarını devam  ettirebilmeleri için temel haklara sahip olduklarını iler sürmek üzere,  özellikle İtalya’da 1970’lerdeki otonomist siyaset çevresinde ilk defa  popülerleşen bir fikirdi. Bu hem genellikle ücretlendirilmeyen toplumsal  yeniden üretimin (ev işi, çocukların ve yaşlıların  bakımları gibi) birçok faaliyetinin öneminin  teslim edilmesi, hem de geliri kapitalist iş biçimlerindeki emek zamandan  ayırma çabası bakımından önemliydi. Bir kavram olarak esnek güvence (alışılmış  refah devleti aygıtını parçalamanın aksine), sosyal refah hizmetlerinin  desteklenmesini teşvik ederken, diğer yandan da emek piyasalarında ve istihdam  biçimlerinde deregülasyon yaklaşımına başvuran Danimarka hükümetinin bir
politikası olarak daha yakın bir zamanda ortaya çıkmıştı. Bu yüzden Avrupa  çapında toplumsal hareketler, insanların istikrarsızlık ve belirsizlik  koşullarında yaşayabilmelerini destekleyecek kriterleri savunmak üzere,  genellikle daha radikal bir tonla esnek güvence nosyonlarına başvurdu. Başka  bir deyişle esnek koşullar ve istihdam belirsizliğinin ille de başlı başına  sakıncalı olmadığı, ancak daha ziyade insanların bu koşullarda kaygısız  olabilmelerini sağlayacak önlemlerin (yani esnek güvencenin) var olmadığı ileri  sürüldü.

Bu tür argümanların farklı derecelerde sosyal demokrat varsayımları  anımsattığı kolaylıkla görülebilir. Hepsinden önemlisi bu temel geliri/esnek  güvenceyi bize kim sağlayacak? Şayet ulus devlet sağlamayacaksa o zaman AB  tarafından kanunlaştırılan kriterler nerede? Henüz bir başka politik uzam  açıkça belirmedi mi? Brian Holmes’un makalesinde ileri sürdüğü gibi “İhtiras  İmgeleri”, şiddet ve ırkçılık biçimleri çoktan kendilerini esnek güvence  fikrine sokuşturmuştur ve dolayısıyla bunlar dışlamayla belirlenen bir bağlamda  esnek güvenceyi üst belirler. Bir başka deyişle, ırkçılık ortamında ve  toplumsal tahakküm biçimlerinde (örneğin aşırı sömürülen göçmen emeği ve hane  içi uzamlar) ortaya çıkan bir kavram, bunlar tarafından biçimlendirilmeden bu  bağlamdan kolayca ayrılamaz. Ancak güvencesizlik gibi bir kavram, ırk, sınıf,  toplumsal cinsiyet ve toplumsal iktidar dinamiklerinin kesişmesinden meydana  gelen çok eski ve bilhassa çarpıcı bir tarihi olan ABD’de kullanılacaksa, bu  tür dinamiklerden nasıl sakınılabileceği üzerine ciddi bir tartışma olması gerekir.

Ayrıca, belki de daha da önemlisi, değişimi deneyimleyenlerde  kaçınılmaz olarak yankı bulmayan ya da ille de sorunsuz ittifaklar üretmeyen  emek biçimlerindeki değişimlere ilişkin içerimlerin ana hatlarıyla ortaya konulması,  mücadele açısından ortak pozisyonların ve zeminlerin özdeşleştirilmesi riskini taşır.
Madrid temelli feminist kolektif Precarias a la Deriva’nın gözlemlediği gibi, bir internet sayfası tasarımına dahil olanlar ile mağazadaki müşteriyle  ilgilenenlerin her ikisinin de, emek ve toplumsal erk yapıları üzerindeki  kapsamlı dönüşümlerle bağlantılı olan maddi olmayan emek biçimiyle (maddi  üretimden daha ziyade kültürel veya sembolik üretime dayalı iş biçimleri)  uğraştığı sonucu çıkarılabilse bile, bunlar kendilerine atfedilen toplumsal değer  ve kıymetin muazzam bir şekilde değiştirdiği iki iş biçimidir. Dolayısıyla işin  değişen doğasına dayalı her siyaset, toplumsal erke erişim ve insanların içinde  bulundukları koşulları seslendirebilme dirayetindeki farklılıkların, aralarında  ittifak oluşturma koşullarının örgütlenmesini nasıl etkilediğini dikkate almak  zorundadır. Aynı örneği kullanarak devam edecek olursak, toplumsal erk  biçimlerine aynı biçimde erişim olanağı olmayan ve (fahişeler gibi)  endişelerini seslendiremeyenler adına konuşan daha büyük sosyal prestijli bir  emek biçimine (örneğin internet sayfası tasarımı veya bilgisayara dayalı iş)  dahil olanların olmadığı koşullarda nasıl bir siyaset oluştururuz? Bu defada  kapsamlı bir ekonomik dönüşüm biçimiyle bağlantılı bir duruşa dayanan, yeniden liberal  bir paternalistik siyaset biçimi yaratmanın muazzam potansiyeli söz konusudur.

Veya bir başka örnek vermek gerekirse, hem geçen sene Paris varoşu  Clichy-sous-Bois’de başlayan ve bütün Fransa’ya yayılan isyanlara katılmış  insanların; hem de genç işçilere yönelik yeni esnek iş sözleşmeleri kanun  tasarısına karşı kitlesel öğrenci ve emek protesto ve işgallerine dahil  olanların aynı belirsizlik ve dışlama dinamiklerine karşı örgütlendikleri  söylenebilir. Ne var ki bu, söz konusu müşterek rahatsızlıktan ötürü politik
ittifak için kaçınılmaz ya da kolay bir ortak temel olduğu anlamına gelmez. En  azından, toplumsal ve politik iktidarda büyük ölçekli dönüşümlere dayalı bir  ittifak varsaymak yerine, ittifak için ortak zeminler yaratmak üzere bu  koşulları kullanıma sokan politik örgütlenme ortaya çıkana kadar bu iki durum  arasında bir ittifak temeli yoktur. Precarias a la Deriva’dan başka bir sav  daha ödünç alacak olursak, güvencesizlik fikrini ve onun emek bileşimlerine  dayalı değişen biçimlerini (bir zincir emekçisi ile kafa emekçisi arasındaki  anlayış farkında cisimleşenler gibi) kullanmaktansa, toplumsal konum ve
koşullar içerisindeki farkların farklılaşan isyan ve başkaldırı biçimleri  açısından nasıl olanaklar yarattığını ve bu muhtelif olanaklar arasında nasıl çalışılacağını  düşünmek daha faydalı olacaktır.

Güvencesizlik gibi bir kavramın ABD bağlamında faydalı olup olmayacağını nihai olarak belirleyen şu sorudur: Güvencesizlik, belirli grup varsayımlarının  diğerlerinin üzerine çıktığı ya da zımni sosyal demokrat varsayımların  kendisini radikal siyasete kabul ettirdiği koşulları yeniden yaratmayan, ortak  bir siyaset zeminin oluşturulmasına katkı sunmak üzere kullanılabilir mi? Mesele  güvencesiz emek etrafında, bu tür fikir ve pratiklerin sorunsuz bir şekilde  değiştirilip yeniden kullanılması umuduyla İtalya, Fransa ya da İspanya’dan bir  tartışma ithal etmek değildir. Mesele kelimenin tam anlamıyla kavramın tikel  bir kültürel, sosyal ve politik bağlamda yankı bulmasıdır. Daha doğrusu görev,  güvencesizlik etrafındaki tartışmaların kışkırtıcı politik antagonizmalardan ve  tikel bağlamda gündelik hayattaki isyan yollarından dersler çıkarmak ve uzamın  özelliklerinden çıkarsanmış bunun gibi bir sürecin başka bir yerde nasıl ortaya  çıkabileceğini dikkate almaktır. Belirsiz ve mütemadiyen değişen bir zeminden  müteşekkil olan siyasetin bizatihi esasları istikrarsızdır. Radikal bir  siyasetin temelleri ve dayanaklarının yeniden oluşturulması açısından güvencesizlik  gibi bir kavramın faydalı olup olmaması, kavramın kendisi tarafından belirlenen  bir şey olmaktan daha ziyade, kavramın nasıl kullanıldığıyla ilintilidir.

İngilizceden Çeviren: GÜVENCESİZ ÇEVİRMEN


[1] İtalya’da 1974 yılında  Turin’de başlayan, tüketici ve üreticilerin kamu hizmetleri, barınma, elektrik  fiyatını ya da fabrikadaki verimlilik oranın düzeyini kolektif bir şekilde  belirlemeye giriştikleri bir hareket (ç.n).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s